MİLLETİN PSİKOLOJİSİNİ BOZDULAR! 03 Mayıs 2021

Psikoloğa göründüm geçen gün. Anlattım anlattım, böyle konuştum. Bana ne dedi biliyor musunuz?

İncinmişsin dedi. Tabii okumuş kadın, başka ne diyecek?

Ülkemizdeki televizyon ekranlarında her dönem belli bir dizi kuşağı popüler olur ve o yapımlar da böyle çılgınca seyredilir. Bir dönem neydi o aşiret dizileri ya? Esas oğlan esas kızın elinden tutar getirir konağın ortasına, bir yanda böyle büyük elti diğer yanda da o sürmeli gözlerle kaynana… Böyle dakikalarca bakışmalar, gerilim müzikleri, işte zılgıtlar, jeepler, kahyalar… Asmalı Konak, Seymen Ağa, Şahin Ağa, Zerda dizilerinin olduğu akşamlar böyle tüm ülke kilitlenirdik ekrana.

Sonra? Başka bir dönem başladı, mafya dizileri. Yakışıklı, eli silahlı ama merhametli adamlar, uzun paltolarıyla böyle esti gürlediler. Deli Yürek, Kurtlar Vadisi… Düşünün ya, bir dizide ölen bir karakterin cenaze namazı kılındı, helvası kavruldu, mevlüdü okutuldu bu ülkede. Oktay Kaynarca yani o namıdiğer Çakır, dünyada yaşarken helvası dağıtılan ilk aktör olarak geçti Türk televizyon tarihine.

Sonra bir ara sitcomlar yürüdü. Bir Kadın Bir Erkek, Çocuklar Duymasın ve o efsane Avrupa Yakası. Avrupa Yakası dizisi olmasaydı Nişantaşı’nın gerçek yüzünü nasıl görecektik ya?

Ardından dönem dizileri başladı. Filinta Mustafalar, Muhteşem Yüzyıllar, Dirilişler, Kuruluşlar, Payitahtlar… Bu dizilerin olduğu akşam evlerde böyle kılıç kalkan ekibi gibi oturup izledik bu dizileri hatta herkes telefonuna eşini, annesini işte Hanım Sultan, Valide Sultan diye kaydetmeye başlamıştı. Haksız mıyım? Hatırlayın bir, öyle değil miydi? Hatırlayın…

Sonra geldik bugüne.

Hepimizin evlerinin salonu artık birer psikolojik danışmanlık merkezi, hayırlı olsun yani ülkemizde aşk dizileri, çete dizileri, dönem dizileri, işte aşiret dizilerinin yerini son dönemde “psikolojik diziler” aldı.

Kırmızı Odalarda, Sadakatsiz ilişkilerde, Bir Başkadır dediğimiz toplum hayatında ve Masumlar Apartmanındaki o derin mevzulardayız. Hem de bütün ailecek. Pardon, eksik bir şey kalmasın, Doğduğun Ev Kaderindir dizisini atlamayalım. Bir de neydi o? O yeni, yeni çıkan bir tane vardı, he Camdaki Kız. Bekaret sahneleri, kilo almamak için hayatını korseye bağlı yaşamaya mecbur bırakılmış bir kız ve bunların hepsi de gerçek yaşanmış hikayelerden oluşur yazısını gördüğünde izleyici, böyle daha başka bir hale giriyor, daha böyle bir merak uyandırıyor, daha bir ekrana kitliyor adamı.

Sadakatsiz dizisi çarşamba gününün reyting avcısı, silip süpürüyor ortalığı. Oturdum, ne anlatıyor diye bir baktım. Kadın erkek ilişkilerini, evliliği sorgulayan hatta sorgulatan ve evlilikten soğutan bir senaryosu var. Şimdi yok canım, daha neler falan filan demeyin. Aynen öyle. Hep bir etrafındakileri suçlama, sanki etrafında hiç kimse olmasa daha rahat edeceksin havası var dizide. Hayatında bugüne kadar olan hiç kimsenin sana en ufak bir faydası olmamış. Hep bir travma, hep bir travma.

Yahu konusu sadece aile birlikteliği, amacıysa aile bağlarını güçlendirmek olan dizilerimiz vardı bizim ya. Bizimkiler, Süper Baba, 7 Numara, İkinci Bahar, Seksenler… Bu dizilerden ne ara geldik buraya ya? Aile kurumunu ve aile kutsalını koruyan dizilerden aile yapımız nasıl bozulur dizilerine ne ara geçiş yaptık?

Tabii o Instagram çiftlerinin, o baby shower partilerinin, o doğmamış çocuğa don biçen o milli adetlerimizin peşine bu kadar sürüklenirken kaçırdığımız en önemli şey aile kutsalının içini boşaltıyor oluşumuz ki bunun farkında bile değiliz.

Belki birileri bu fikrime katılmayacak ama bu yapımların kadına şiddetin, aldatmaların, boşanmaların, cinayetlerin bu kadar yaygın olmasında çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

Peki ne oldu da bu dizileri böyle deli gibi izliyoruz? Bu dizilerde ne buluyoruz? Bu dizilerin bize ve kişiliğimize ne kattığına inanıyoruz? Eleştirdiğimden falan değil he, tespit yapmaya çalıştığımdan soruyorum.

Bazı şeyleri normalleştirmek ve çok dillendirmek farkında olmadan aslında psikolojik olarak bizi hakikaten çok değişik etkiliyor.

Bir bakıyorsun çocuklar için 2-3 yaş sendromu. Ya arkadaşlar bu sendrom 5 yıl önce mi çıktı? Bundan önce doğan çocuklar 2-3 yaş sendromu yaşamadı mı veya o yaşlarda ne yaptı bu çocuklar, nasıl atlattı o süreci veya nasıl davrandı, biz nasıl davrandık onlara? Şimdi birçok ebeveyn duydu ya bunu, biliyorlar ya… Hopp sendromlu çocuk. Daha 3 yaşındaki çocuğa yaklaşımımız sendromlu. Bilmiyorum, belki onları korumak için veya varsa sıkıntılı bir süreci kolay atlatmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz ama adı 3 yaş sendromu olunca kafadan sendromlu diye yaklaşıyoruz çocuğa.

Sonra kendini sevmeyen gençler, işte yetişkinler, kendini beğenmeyen çocuklar ya da devamlı beğenilmek isteyen bir insan modeli çıkıyor karşımıza. Tamam, tamam tamam. Sıkıntıyı tespit ettik, bunu izledik, fark ettik. Eee, ya sonra ne yapacağız, çözüm ne?

Annesi babası tarafından sevgisiz büyüyen kızların hayat hikâyelerini ve o çektiği acıları, dramlarını gördük, üzüldük, ağladık. Eee sonra ne yapacağız?

Şiddete maruz kalan ailelerde büyüyen çocukların yarın kendileri de yetişkin olduğunda nasıl bir arkadaşlık ilişkileri veyahutta da evlilik ilişkileri kuracağını gördük, izledik, üzüldük. Eee? Yok yok, eee sonra ne yapacağız?

O psikologların danışanlarıyla böyle abla kardeş, arkadaş ilişkisi kurduğunu da gördük. İyi de ne yapacağız, ne yapacağız? Hepimiz ruh sağlığımızı korumak için bir psikoloğun sevgi çatısı altına veyahutta da kanatları altına mı gireceğiz illa?

Sıkıntıyı tespit etmede, gözyaşları içerisinde o gerçek yaşanmış hikâyeleri izlemede, “Ahh be, ne hayatlar varmış ya…” deyip üzülmede bir sıkıntımız yok hatta maşallahımız var ama sorunu nasıl çözeceğiz? Hiç kimsenin ilgilenmediği yer burası.

Zaten pandemi gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz bir zaman dilimi içerisindeyiz, psikolojimiz iyi değil zaten. Bu salgın bütün dünya insanlarının psikolojisini yerle bir etti. Biraz fazla yüklenmiyor mu bize bu televizyonlar? Hepimiz sanal bir dünyanın içerisine hapsolduk; 7/24 elimizde telefon, kim ne dedi,  kim ne yazdı, o beni beğendi mi, dur şuna bir like atayım, oooo o bunu da mı yapmış… Salondan mutfağa mandalina getir, işte çay getir diye aynı evin içerisinde birbirine mesaj atıyoruz.

(Fazla mı abartıyorum? Bir şey söyleyeceğim, hakikaten fazla mı abartıyorum?)

Neyse, iyi değiliz. Yalnızlığa alıştık yalnızlığa, en kötüsü de bu. Dertleşeceğimiz, akıl danışacağımız, tecrübelerinden faydalanacağımız çok kimse kalmadı etrafımızda. Birde bu kimyasal silah etkisi yapan dizilerle ufak ufak zehirleniyoruz, ölüyoruz, bitiyoruz. Koronadan kaçarken başka bir virüse mi yakalanıyoruz diye deli deli sorular var aklımda…

“E canım kaliteli işler izlenmiyor ama, işte reyting kurbanı oluyor…” deniliyor. Kesinlikle katılmıyorum buna. Hadi yap. Gönül Dağı dizisi şu an da tüm dizilerin arasında bak nasıl izleniyor? Nasıl karşılık buluyor vatandaşta. Yozgat’ta bir kasabada geçen böyle sıcacık bir aile hikayesi. Başrol yok, ünlü yok. Hayatın içindeki herkese başrol olma imkânı sunuyor dizi. Herkesin hikâyesi başka, herkesin hayatı başka. Geçen haftaki bölümde ramazan kültürünü işlemişlerdi. Ramazanın gelişindeki o heyecanı, evdeki çocukların onları sahura kaldırmayan anne ve babasına nasıl böyle tatlı tatlı küstüklerini, ölmüş birinin ardından hayrına verilen o iftar yemeklerini nasıl da güzel işlemişlerdi değil mi? Demek ki oluyormuş. Peki ne anlıyoruz biz buradan? Eğer kaliteli ve iyi bir senaryoyla hazırlanmış dizileri izleyiciye verince gayet de izleniyormuş, gayet de tutuluyormuş bu yapımlar ama işin bir püf noktası var. Nedir o püf nokta? Hikâyeler gerçek, insanlar gerçek, hayatlar gerçek, samimiyet var, komşuluk var, edepli usturuplu aşk var, büyüye hürmet, küçüğe sevgi, muhabbet var, eğlence var, hasret var, gurbet var, emek var, gayret var ama dedikodu yok, gıybet yok.

Hadi oturup bir küçük muhasebe yapalım. Ne oldu bize böyle? Hiç kimseye fatura kesmeden, o şunu yaptı, bu bunu söyledi deyip kendi huzursuzluğumuzu başkalarına bağlamadan yüzleşelim kendimizle. Son dönemde arkadaşlık ilişkilerimizi kaygan zeminlere oturttuk, yakınlık derecelerimizi karşımızdaki kişinin oturduğu makam koltuklarına göre ayarladık, değer verme ölçüsünü kişinin kartvizitinde yazan statüsüne göre belirledik; bakan, genel müdür, iş adamı, gazeteci, yazar, şucu bucu… Yahu adamlığın kartvizitte yazmadığını çok erken unuttuk. Samimiyeti sosyal medyadan gönderdiği işte kalplere, yaptığı yorum sayısına göre zannettik, her zaman yanımızda olanları “Yahu zaten bunlar hep varlar deyip çantada keklik saydık ama ileride bir gün işimize yarar diye gördüğümüz bazı adamları devamlı aradık sorduk, kandillerde, bayramlarda hep mesaj attık onlara ki attığımız mesajları doğru düzgün okumadıklarını bildiğimiz halde. Memleketteki kanaat önderlerini, büyüklerimizi, yaşlılarımızı gerici bulduk, onların o paha biçilemez hafızasını, tecrübelerini hiç ettik ve en sonunda da cenazelerde eksildik, bayram sofralarında azaldık, düğünlerde “ya ayıp olmasın, bari birimiz gitsin”lere kadar düştük. Kandil gecelerini böyle toplu mesajlarla geçiştirdik. Dertleşmeye, akıl danışmaya, hasbihal etmeye hiç kimsemiz kalmadı. Dizilerden de öğrendiğimize göre zaten kimselere de güvenmeyecekmişiz. Sadece psikoloğuna güven, işte ona anlat, böyle anlat anlat, seni dinlesin, yazsın, çizsin, not alsın, sonra da senin o mahrem bilgilerini böyle kitaplara basıp dizilere çeksinler, parayı vursunlar. Hem de senin rızanla ve senin izninle yapsınlar bunları. Anlayın ne hale getirdiler bizi.

Kötüyüz dostlar, hakikaten iyi değiliz. Bin tane mazeretimiz var, türlü türlü sebeplerimiz de olabilir ama iyi değiliz. İşte sonuç bu.

Peki, peki ne yapacağız? Başta da dedik ya, izledik, gördük, üzüldük. Eee şimdi ne yapacağız?

Bir silkelenmeye bakar bu dertler, böyle omuzlarımızdan ruhumuzu tutup kemiklerimiz çatırdayana kadar sarsacağız kendimizi. Bugüne kadar kaybettiğimiz ne kadar güzellik varsa, kibir yapmadan, ukalalık sarmalına düşmeden hepsini tekrar geri kazanmamız gerekiyor ve hala vaktimiz var. Aklımız başımızda, onun için endişe etmeyeceğiz, toparlanacağız. O küçücük kalbimize birçok çiçeği yeniden yeşertmek için hayatımızda neleri isteyeceğimizi ve en önemlisi de kimden, hangi güçten bunları isteyeceğimizi iyi bilelim yeter. Anladınız beni herhalde?

He bu arada bu video tam bir terapi videosu oldu ve bunun için de bana bir şey ödemenize gerek yok, küçük bir çocuğa bayram harçlığı verirseniz fitleşmiş, ödeşmiş oluruz.

Kalın sağlıcakla.