TABİİ Kİ SORACAĞIZ DEPREM VERGİLERİMİZ NE OLDU? – 31 Ocak 2020

Gönül gözü açık olan ariflerden birine sormuşlar; “Birlik beraberlik nedir, nasıl bir şeydir?” diye…

O da, “Birlik beraberlik bir üzüm salkımı gibidir, salkımdaki üzüm tanelerinin arasında ekşisi, acısı, çürüğü de vardır. Ama hepsini sıktığın zaman üzüm suyu oluyor, hatta o ekşi, acı, çürükler de hafif bir mayhoş tat katar o üzüm suyuna, işte birlik, beraberlik bu üzüm suyu gibidir” demiş.

Geçen hafta bir musibet geldi başımıza, Elazığ merkezli bir depremle sarsıldık. Ülke olarak deprem gerçeğini tekrar iliklerimize kadar hissederken, üzüm salkımındaki o ekşiler, acı olanlar bir şeyler yazıp çizmeye başladı… En çok da “Deprem için verdiğimiz vergiler nerede?” diye sormaya başladı bu öküzün altında buzağı arayanlar.

Biz de kızdık, hatta söylendik onlara, “Ya bi dur kardeş yahu, biz neyin derdindeyiz sen neyin derdindesin?” diye… Ama şunu da biliyoruz ki modern toplumlarda, gelişmiş ülkelerde insanların verdikleri vergilerin nerede nasıl kullanıldığını sormaları en doğal haklarıdır… Hatta bizler de sormalıyız. “Verdiğimiz vergilerle neler yapılıyor” diye.

Milletin kızdığı vergilerin nerede kullanıldığını sormak değil, milletin kızdığı, birincisi zamanlamanın kötü olması, ikincisi sorarken suçlama ve hakaret yapılması…

Sahi, 99 Marmara depreminden sonra yürürlüğe giren o deprem vergileri nereye gitti, nerede kullanıldı veya deprem için onlar kullanıldı mı?

Bakın kafadan sunu söyleyelim. Deprem önceden bilinebilir, engellenebilir veya ölçeği ayarlanabilir bir şey değil. Duamız Allah bizi depremle ve deprem gibi felaketlerle imtihan etmesin. Bu noktada önemli olan deprem için tedbir almak değil mi?

Bakın bundan 20 yıl önce Marmara’da bir deprem oldu ve acı gerçekle yüzleştik, ortada devlet yoktu. Ne bir kurtarma ekibi, ne bir hazırlık, ne bir ekip ekipman, ne bir koordinasyon hiçbir şey yoktu… İnsanlar ne yapacaklarını bilmiyor, akıl danışacakları, sığınacakları bir kurum kuruluş bulamıyordu… Elektrik yok, su yok, telefon yok… Devletin başındakiler de aciz ve sorumsuz açıklamalarla milleti geçiştiriyordu.

Ama bugün Elazığ’da ekibiyle, ekipmanıyla, tüm kadrosuyla devlet vardı devlet!

99’da deprem oldu bütün dünyaya çağrı yapıldı bize yardım edin diye, ama Elazığ’daki depremde Elhamdülillah bütün dünyaya dış yardıma gerek yok, biz kendi işimizi halledebiliriz diye mesaj gönderdik.

99’daki depremde bir AKUT birkaç tane de özel kurtarma ekibi vardı başka da kimse yoktu. Hatırlayın, Amerika’dan, Yunanistan’dan, Japonya’dan kurtarma ekipleri geldiğinde neredeyse sevinçten ağlayacaktık. Devletin ne kepçesi, ne ambulansı, ne alet edevatı, hiçbir şeyi yoktu. Kızılay çadırları çürümüştü depolarında, Osmanlı döneminde kurulan Kızılay’a bir kere bu milletin işi düşmüştü ve Kızılay malesef yoktu ortada.

Ama şimdi Elazığ’da öyle mi oldu? Elazığ’da Kızılay‘ından AFAD‘ına, UMKE‘sine kadar, ilk anda oraya indiler ve o kadar güzel koordineli çalışıldı ki her şey çok kısa sürede kontrol altına alındı…

99’da dönemin başbakanı Ecevit “Bazı yerlerle iletişim bile kuramıyoruz, kaç bina çöktü, kaç kişi öldü, enkazın altında kaç kişi var bilmiyoruz, o kadar kötü bir haldeyiz, ne yapacağımızı tam olarak kestiremiyoruz” derken, hasarlı binalara girilmemesini de tavsiye etmişti o enkazın altında kalan bir millete. Elazığ’da ise 3 bakan gece gündüz uykusuz bir şekilde milletle el ele, kol kola bir tarih yazdı… 

Hatta Milli Eğitim Bakanlığı çocukların psikolojisini düşünerek depremzede çocuklar için pedagog hizmeti dahi organize etti.

99’daki depremde dıştan gelen maddi yardımlar, memur maaşı olarak dağıtıldı. Şimdi ise devlet “Hiç merak etmeyin, Van’da nasıl yeniden bir şehir kurduysak, Kütahya Simav’da nasıl yaraları sardıysak Elazığ’da da, Malatya’da da hiç kimse mağdur olarak kalmayacak” dedi. Vatandaşın durumuna, binasının evinin durumuna göre bedeller belirleyip hesaplarına paralar yatırıldı.

99’da millet kendi cenazesini enkaz altından çıkarıp kireçleyip öyle defnediyordu. Günlerce İzmit’e, Sakarya’ya, Gölcük’e ceset kokusundan girilemiyordu. O günkü devlet cenazeleri bile gömmekten acizdi. Bir vatandaşımızın şu feryadı hala kulaklarımızda, “Bir hafta oldu gelen giden kimse yok, devletin ne kepçesi var ne de bir şey, yahu bari bir matkap verin bana da eşimin, çocuklarımın cesedini enkazdan kendim çıkarayım…

Marmara depreminde ağustos sıcağında millet sokaklara serilmişti, yemek yiyecek, oturacak başını sokacak bir yerleri yoktu. Ama Elazığ’da -10 derecede devlet hiçbir depremzedeyi ortada bırakmadı.

Evet, dün böyle acınacak haldeydik. Ama bugün ne vardı biliyormusunuz dostlar?

Depremin ilk günü acılı milletinin yanında olan ve onlarla beraber göz yaşı döken bir başkan vardı.

Gelmenize gerek yok denmesine rağmen koşup gelen bir Azerbeycan,

Yardım istenmeden 81 ilden yüklenip yola çıkan konvoylar vardı…

Parmaklarıyla enkazı kazıyarak yaralıları kurtulan bir Suriyeli,

Kürtçe konuşarak enkazın altına insanlık fısıldayan bir devlet görevlisi,

Burada insan var diye enkazın başında bekleyen bir kurtarma köpeği vardı…

Başını örtmeden enkazdan çıkmayan bir Osmanlı, bir cumhuriyet, bir Anadolu kadını vardı,

Önce evladımı kurtarın diyen bir anne vardı, sesi titreyerek “Hiç merak etme abla, seni buradan kurtaracağız” diyen bir asker vardı.

Depremi duyar duymaz ben ne yapabilirim diye ayağa kalkan, seferberlik ilan eden bir millet vardı Elazığ’da…

Beyler, verdiğimiz vergilerin ne olduğunu oturup da liste halinde anlatacak değiliz. Yok şu kadar araba alındı, bu kadar ambulans, şu hastane, şu okullar, şu kadar bina yenilendi, güçlendirildi falan diye saymamıza gerek yok.

20 yılda verdiğimiz vergilerle güvenebileceğimiz bir devlet oluşturuldu…

20 yılda verdiğimiz o vergilerle göz altları şişmesine rağmen gülmeyi, eğlenmeyi, kayak yapmayı edepsizlik sayan bakanlardan oluşan bir devlet kuruldu. Bir devlet oluşturuldu!

Yani kısacası dostlar, 20 yılda verdiğimiz o vergilerle gurur duyabileceğimiz bir devletimizin olduğu bu koca yürekli millete yeniden hatırlatıldı…

Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin… Bu devlet hepimizin, o üzüm salkımında olduğu gibi, ekşiler de var, bazı çürümüşler de var ama onlarla beraber hep birlikte biz Türkiyeyiz.

O halde bırakalım gündelik siyasetleri, bırakalım canla başla çalışan kurumlarımıza çamur atmayı, milletin acısından, derdinden, kederinden algı çıkarmayı da bir kenara bırakalım. Yani laklaka yapmayı bırakalım da ülkemizle gurur duyalım.

Peki her şey tamam mı? Depreme tam manasıyla hazır mıyız? Hayır!

Eksikler var, 20 yıldır hummalı bir çalışma içerisinde devletimiz, daha yapacak da çok iş var. Ama tekrar söylüyoruz, devletiyle, kurumlarıyla, vakıflarıyla, dernekleriyle, gazetecisi, sanatçısı, sporcusu, askeriyle, polisiyle, sağlıkçısıyla insanlık adına, merhamet adına, yardımlaşma adına destanlar yazan bu aziz milletin altından kalkamayacağı hiçbir şey yok. Yeter ki, sadece vicdanlarımız enkazın altında kalmasın.

Kalın sağlıcakla…