BİZ BU YÜKTEN NASIL KURTULUCAĞIZ? – 20 Kasım 2020

Dünden bugüne ülkenin gündemi maşallah aşureye döndü. Hangi birine bakacağımıza, neyi konuşacağımıza bir türlü karar veremiyoruz.

Ümit Özdağ’ın iddialarını yani İYİ Parti’nin HDP ile aynı masaya oturup anayasa çalışmasını mı konuşacağız yoksa Kazakistan’da özel olarak yetiştirilen, o Hasan Sabbah’ın fedailerini andıran İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu mu konuşacağız?

CHP’nin o iş bilmez, iş yapmaz belediye başkanlarının algı oyunlarına mı dikkat kesilelim, aklımıza mukayyet olalım yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun o yerli yersiz çıkışlarını, yalanlarını, iftiralarını veya gündem değiştirme polemiklerini mi konuşalım? Kestiremiyoruz.

Tüm bunların yanında bütün dünyanın kazığını yerinden çıkaran, birçok ülkenin dağılma-batma-iflas etme noktasına gelmesine sebep olan, hayatı normal akışından çıkarıp anormal bir sürece taşıyan bu pandemi-korona günlerini, tedbirlerini mi konuşacağız veya tüm bu kaotik günlerin içerisinde, ülkeye hizmetlerinden çok açıklamalarıyla, ağlamalarıyla, o kişisel atışmalarıyla ve FETÖ gibi, PKK gibi terör örgütlerinin mensuplarına mavi boncuk dağıtmasıyla tanıdığımız Bülent Arınç’ın çıkışlarını mı konuşacağız?

Bundan önce yaptığı, FETÖ’den tutuklanıp hapiste olanları cübbesini giyip savunacağını söylemesi, tam seçimlerin arifesin de televizyon televizyon gezip güya Melih Gökçe’ye çakacağım ayaklarına sarf ettiği sözleri daha sindirememişken bu davanın mensupları, şimdi yine adamın beynine kan sıçramasına neden olacak, “Yeter be adam, bıktık senden de, senin tespitlerinden de, senin akıl vermelerinden de, o pis pis ekranlarda sırıtmalarından da bıktık!” dedirtecek bir açıklama daha yaptı Bülent Arınç.

PKK’nın aleni bir şekilde propagandasını yapan, teröristlere methiyeler düzen, Hendek- Çukur olaylarında 53 vatandaşımızın hayatını kaybettiği o terör olaylarının faili, azmettiricisi, o eli kanlı terörist Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden yazdığı kitabı okumamızı tavsiye etti bize Sayın Arınç.

O kitabı okursak Selahattin Demirtaş’ı daha iyi anlayabileceğimizi, kendisinin o kitabı okuduğunu ve Kürtlere yapılanları daha net gördüğünü ve bundan da çok etkilendiğini ekledi konuşmasına.

Yine mağdur edebiyatı, yine acıtasyon, yine mensubu olduğu camiaya kazık atma, yine karşı mahalleye şirin gözükmek ve yine kelime oyunları…

Peki, bu Bülent Arınç’a kimse neden sormadı veya sormuyor; eli kanlı Selahattin Demirtaş’ın o kitabında sokak ortasında pazarda ensesinden vurularak infaz edilen askerin, uykularında şehit edilen o iki gencecik polisin hayat hikâyesi de var mı? He?

Okuduğun o kitabın içerisinde 21 yaşında görev yaptığı okulun çıkışında katledilen Aybüke öğretmenin hayalleri de yazıyor mu o kitapta?

Okuyup da çok etkilendiğin o kitabın içinde kafası taşla ezilen, bedeni yakılan, cesedinin üzerinden arabayla geçilen, annesinin sırtındaki benden teşhis ettiği 15 yaşındaki Yasin Börü’nün de hikâyesi var mı o kitapta? Ya Eren Bülbül’ün veya asker olan babasını ziyaretten dönerken annesinin kucağında patlatılan 11 aylık bebeğin ve o annesinin de hikâyesi var mı o kitapta? Bir söyle bize.

Evlat acısının ne olduğunu bilen (Allah rahmet eylesin, 16 yaşında evladı vefat etti Bülent Arınç’ın), bu acıyı en iyi bilen birisi olarak o okuduğu ve ardından da tahliyesini istediği Selahattin Demirtaş’ın kitabında, makamında şehit edilen Muhammet Safi Türk’ün babası Asım amcanın da yürek yangını var mı o kitapta?

Neyse ya, kime soruyoruz ki bunları?

15 Temmuz’da evladını, kızını, kardeşini, babasını, arkadaşını, annesini kaybeden Bülent Arınç değildi ki. Çünkü o gece sokağa çıkan, ölümün üzerine yürüyenlerin arasında yoktu Bülent Arınç.

Bülent Arınç, tank paletleri altında ezilen, hain kurşunlara hedef olan, F-16’lardan atılan bombalarla bedenleri eriyen 251 şehidin hakları aranırken bir tane davayı izlemek, o mahkemede şehitlerin hesabını sormak için bir tane mahkemeye gelmedi ki.

Hendek olaylarında evladı katledilmedi ki Bülent Arınç’ın.

Biz kime soruyoruz bunları?

Ve bu tarz adamların bütün derdi FETÖ’nün kucağından kalkmayan damatları, kızları ve eski arkadaşlarıdır.

Neyse…

Şimdi, milli ve manevi değerleri için ömründen, malından, canından vazgeçmeye yeminli insanların yani bu davanın adamlarının merak ettiği ve aklının da bir türlü almadığı bir şey var: Bu adamı veya bu adam gibi konuşurken acıtasyon yapmaktan başka hiçbir şey yapmayan, milletin gözünün içine baka baka milletin yarasına tuz basanları Cumhurbaşkanımız niye yanında tutuyor? Asıl soru bu.

Herkes gibi ben de bu soruyu düşünürken aklıma Mekke şerifi Şerif Hüseyin geldi.

Kureyş kabilesine mensup olan ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hareketleriyle, demeçleriyle kirli bir yola giren Şerif Hüseyin’in ne yapmaya çalıştığını anlayan Sultan Abdülhamid; Şerif Hüseyin’i İstanbul’a yanına getirtir ve boğazda da bir villaya yerleştirip hem maaş verir hem de gözünün önünde tutar onu.

Herkesin eleştirisine rağmen Mekke Medine’nin hürmetine Abdülhamid böyle bir karar vermiştir. Ne zaman ki Abdülhamid tahttan indirildi, strateji nedir bilmeyen yeni yöneticiler, “Bu adamın burada ne işi var ya, oturtmuşuz, boğazda villada bu adamı besliyoruz. Gitsin kendi memleketine.” deyip Şerif Hüseyin’i İstanbul’dan Mekke’ye, görevinin başına yolladılar ve Şerif Hüseyin de İngiliz Lawrence ile işbirliği yapıp Osmanlı’ya başkaldırdı ve Mekke Medine elimizden gitti.

Şimdi bu hikâyeden sonra her ne kadar Reis’in ne yapmaya çalıştığını anlasak da veya anlamaya çalışsak da bunaldık artık, yorulduk ve dayanamıyoruz artık ve buradan feryat ediyoruz: Yeter! Bu adamı ekranda veya senin yanında gören gençler çıldırıyor Reis. Saçını başını yoluyor, günaha giriyor bu gençler.

Bu adam merhamet masalları okurken bize; zalime merhametin, mazluma ihanet olduğunu hesaba katmıyor galiba.

Bedeli ne olursa olsun, bu adamı ve bu adam gibileri senin yanında görmek istemiyoruz Reis ve bu davanın bütün gençleri sana saygısından, hürmetinden dolayı sesini çıkarmasa da hepsinin içten içe sorduğu ve milletin yüreğini kemiren soru şu:

Biz bu Bülent Arınç’ın yükünü daha ne kadar taşıyacağız sırtımızda?

Kalın sağlıcakla.