ARKADAŞ BAK, HOCA ÇIPLAK!!! – 25 Mart 2014

Hepimiz biliriz bu meşhur hikâyeyi…

Giyimine özen gösteren kralın sarayına üçkâğıtçı bir adam gelir ve terzi olduğunu söyler.

Krala çok özel bir elbise dikebileceğine ikna eder saray erkânını.

Bütün halkın katılacağı bir program için özel bir elbise siparişi verilir.

Lâkin terzi olmayan adam hiçbir şey dikemez. Gün gelir çatar ve ellerinde bir elbise tutuyormuş gibi yaparak kralın huzuruna çıkar adam. Kral dâhil manzarayı görenler elbiseyi göremezler.

Terzi olmayan adam bu “Kralım sadece akıllı insanların görebileceği bu özel elbiseyi size takdim etmekten onur duyarım” der.

Aptal yaftası yememek için kral dâhil herkes elbiseyi gördüklerini ve çok beğendiklerini dile getiriler.

Bu durum halka ilan edilir. Kralın çok özel bir elbise giyeceği ve bu elbiseyi sadece akıllıların görebileceği duyurulduktan sonra, kral olmayan elbiseyi giyerek don gömlek halkı selamlamaya çıkar.

Selamlanan halkta aptallığı kabul etmez ve görünmeyen elbiseye methiyeler dizer.

Bu esnada annesinin elini tutmakta olan bir çocuk herkesin suratına şamar gibi inen sözü feryat eder;

“Anne bak, KRAL ÇIPLAK”…

İslami hassasiyetimiz lâl etmişti bizi. Görüyorduk ama söyleyemiyorduk. Çünkü Gayretullah’a dokunur diyorduk.

Su-i zan yerine Hüsn-ü zan ile yaklaşıyorduk bunca olup bitene. Kurmaya çalıştıkları Alamut Kalesini, Allah’ı kullanarak perdelemeyi başarmışlardı aslında. Okullar, Dershaneler, Yurtlar vatandaş nazarında kabul görüyor. Türkçe Olimpiyatlarını seyredenler gözyaşları eşliğinde mest oluyordu.

Sevgi gücü her geçen gün artıyor, kimse bu rüyadan uyanmak istemiyordu. Seven sevmeyen, destek veren vermeyen, herkes bu İslami ve insani harekete gıpta ile bakıyordu.

Etrafımızda, bu güzel mücadeleye ve Fethullah Gülen’e su-i zan ile yaklaşan olunca otomatik savunmaya geçiyorduk. Dünyanın 160 ülkesinde gönüllü elçilerimiz gibi çalışan insanların emeklerinden, gayretlerinden bahsederek bu güzelliği görmesini, desteklemesini, desteklemese bile en azından susmasını telkin ediyorduk insanlara.

Saflıktan, temizlikten, gayretten bahsederken, dünyalık hiçbir beklentileri olmayan insanların samimiyetlerini örnek gösteriyorduk. Her ne kadar dinler arası diyalog deseler de biz, İslamiyet’in bir merhamet dini olduğunu düşünerek diyalog kelimesini merhamet potasında eritiyorduk.

Birileri bize okyanus ötesindeki saraydan dem vurdu mu, biz ona gurbetten, sürgünden, hasırlı odadan ve ümmet için dökülen gözyaşlarından bahsediyorduk. Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Ağlayamazsan anlayamazsın” diyorduk. Dökülen her gözyaşının Allah için olduğunu söylüyorduk.

En zor zamanlarımızda bizi yalnız bırakmalarını, karşı tarafa geçişlerini art niyetle yapılan bir tavır değil, konjonktüre göre duruş ve çaresizlik olarak bir şekilde kabul ettiriyorduk yüreğimize.

Müslüman kaşıyan, yüze vuran değil, örten olmalı diyorduk. Ve örtüyorduk.

Ve bir gün… Bir ses geldi…

Yüreğimizdekileri parçalayarak söküp atmamızı, rüyalardan uyanmamızı, masumiyetini telkin ettiğimiz insanlardan korunmamızı söylüyordu bize.

Bir topluluktan bahsediyordu, görünen ile görünmeyenlerinin farklı olduğu bir topluluktan.

Gayretullah adına hizmet eden tertemiz insanları dahi çıkarları için kullanmaktan çekinmeyen bir topluluktan bahsediyordu bize. Kulaklarımızı kızgın bir alev gibi yakarak beynimize ulaşan ve gözlerimizi açan bu sesin söylediklerini sizlere aktarıyorum.

Diyordu ki;

Bu topluluk, dershanelerini bir eğitim yuvası değil, örgüte adam kazandırma merkezi ve en büyük finans kaynağı olarak görüyor. Ülkede eğitim sistemini düzeltme adına yapılan her hamleyi kendilerine operasyon olarak algılıyorlar ve buna karşı gözlerini karartıp yakıp yıkamayacakları şey yoktur diyordu.

160 ülkede kurulan okullarında ülkeyi temsil etme ve İslami tebliğ etme yerine o ülkenin üst düzey bürokratlarına ulaşmak için çocuklarını okutma ve bu sayede siyasi ve ticari bir bağ kurabilme amacındalar. Türkçe olimpiyatları ile gönlümüzü okşuyor, gözlerimizi boyuyor, ardından ülkemizdeki ulusalcı, liberal ve elit kitle ile aynı tebessümde ve şatafatlı sponsorluk masalarında buluşmayı başarıyorlardı.

Bağışlarını, kurbanlarını ve evlatlarını aldıkları muhafazakâr insanların da gönlünü almak için, Peygamber efendimizin olimpiyatlara izleyici olarak katıldığı yalanını söylüyorlardı.

Haktan hukuktan bahsederken, hizmet adına polislik ve askeri sınavların sorularını çalarak kendi öğrencilerine vermek suretiyle nasıl kul hakkı yediklerini, yargıda olan dosyaları olumlu yönde sonuçlandıran iş birliği içinde oldukları hukuk büroları ile yüksek paralarla nasıl iş bitirdiklerini anlatıyordu bize bu ses.

Okyanus ötesinin sürgün veya gurbet değil, siyasi ve ekonomik işlerin dinamik bir şekilde takip edildiği, ananas sevkiyatının organize edildiği, atılacak manşetlerden, yazılacak köşe yazılarına kadar her şeyin redakte edildiği, bir karargâh olduğunu, akıtılan gözyaşlarının ve edilen duaların ümmet için olmadığını, ümmete dua yerine bedduanın reva görüldüğünü söylüyordu.

Timsah gözyaşlarının arkasında CIA ve MOSSAD’la nasıl bir çıkar işbirliğinin olduğunu, bu nedenle Filistin’e, Mısır’a, Doğu Türkistan’a, Suriye’ye ve Müslümanların katledildiği ülkelere nasıl duyarsız kaldıklarını.

Siyonistler gibi yumurtasını pişirmek için bütün dünyayı yakmaktan çekinmeyeceklerini.

Yükselen ve dünya Müslümanlarının umudu olan Türkiye’yi, İHH gibi ümmetin zulüm altındaki kardeşlerine uzanan eli olan bir kapı ile Dünya’ya terörist bir ülke olarak nasıl tanıtmak istediklerini. Ümmetin bağış diye üçer beşer abone olduğu gazeteleriyle Dünya’ya, “Ekonomisi batmış, yolsuzlukların kol gezdiği, yargısına müdahile edilen, diktatörlükle yönetilen bir Türkiye’’ kara propagandası yapmaktan çekinmediklerini.

Ve bunca yaptıkları kalleşlikten sonra, sen söz söyleyince de, yine mağdur edebiyatı yapacaklarını. Gayretullah’a dokunur zırhına bürünüp timsah gözyaşları eşliğinde beyanlarda bulunacakların söyledi bize..

Kısaca o ses, kulaklarımızı yırtarak gelen ve ancak şimdi duyabildiğimiz o cümleyi söyledi bize:

 “ Arkadaş bak, Hoca Çıplak” dedi…