FARELİ KÖYÜN KAVALCISI: AHMET DAVUTOĞLU – 17 Aralık 2019

Çocukluğumuzun efsane hikayelerinden biriydi, “Fareli köyün kavalcısı”

Okudunuz mu veya okuduysanız hatırlar mısınız bilmem…

Hikaye şöyleydi;

Kendi halinde mutlu mesut yaşayan bir köyü günün birinde fareler basar ve köy yaşanmaz bir hale gelir. Köyün muhtarı öteye beriye haber salıp her şeyi yiyip bitiren ve bir türlü de doymak bilmeyen bu farelerden köylerini, kendilerini kurtaracak birini aradıklarını duyurur ve bir gün bir adam çıkıp gelir. 1 kese altın karşılığında bütün fareleri temizleyip köyü kurtarabileceğini söyler. Anlaşma yapıldıktan sonra da bu davudi melodilere sahip adam çantasından sihirli kavalı çıkarır ve çalmaya başlar. Bu nefisleri okşayan o sihirli sesi duyan fareler adamın peşine takılır. Adam önde, fareler arkada köyden uzaklaşırlar. Ve işin sonunda köy farelerden kurtulur. Bu kavalcı da kendi çapında kendini kahraman zanneder…

Hikayenin devamında yok işte anlaşmaydı, altını aldı verdi, işte ne bileyim işte çocukların kurtulması falan filan diye de devam ediyor…

Şimdi nereden geldi aklıma bu hikaye derseniz…

Çok değil, daha 2-3 yıl önce bütün kameraların karşısına geçip, “Eğer bir gün nefsi hesaplarımdan dolayı bana rüyamda dahi göremeyeceğim makamları altın tepsi de sunan adama ve o adamın davasına ve onunla yol yürüyenlerin sevgisine, muhabbetine ihanet edersem gelin yüzüme tükürün” diyen bir adam vardı… İşte o adam son 3-5 yıldır bu kutlu davayı istila eden, kendi ikballerini, koltuklarını, makamlarını her şeyin üstünde tutan, bütün dünyaları yemeye çalışan ve bir türlü de nefisleri doymayan bu insan görünümlü fareleri toplayıp aldı götürdü köyden… Hem de bunu hiçbir istek, hiçbir çağrı, hiçbir anlaşma olmaksızın beleşe yaptı bu kavalcı.

Ee? Şimdi bu kutlu davaya bir kene gibi yapışan, yedikçe yiyen, ve bir türlü doymayan; milletin, itin hatrı yoksa sahibinin hatrı var deyip sesini çıkarmadığı bu fareleri sihirli kavalını çalarak peşine takan bu adama kızmak mı gerek yoksa bu kutlu davadan çürükleri, hırslı bencilleri, kendini entelektüel diye tanıtıp entelden öteye gidemeyenleri temizlediği için teşekkür mü etmeliyiz? Karar bizim.

Köy yerinde köylü yerinde… Belli bir oranda da olsa fareler temizlendi. Kaldı şimdi pilavın içindeki o üç beş beyaz taş. Onları da gelir bir babacan aşçı temizler götürür…

Şimdi bize düşen nerede durduğumuz… Algılara tav olmadan, yalanlarla, ucuz oyunlarla bizi yürüdüğümüz yoldan saptırmaya çalışanlara yem olmadan, kim kiminle niçin ve nasıl beraber diye bakıp ilk günkü aşkla davamıza, memleketimize, bayrağımıza, değerlerimize, inançlarımıza daha da sıkı sarılmak zorundayız. Koca bir milletin ta 1048’de Dandakan Savaşı’yla adım attığı ve yurt bellediği Anadolu’da canıyla, kanıyla, ömrüyle bedeller ödeyerek filizlendirdiği bu çınardan düşen yapraklara takılmayın, kızmayın ve aldırmayın.

Bak ne güzel söylemiş rahmetli Başbuğ Türkeş:

Dalından düşen yaprağa istikameti rüzgar belirlermiş…

Anladınız onu siz…

Kalın sağlıcakla.