KORONA ZENGİN FAKİR AYIRMADI. İŞTE KORONA GERÇEĞİ! 09 Nisan 2020

Kim derdi ki veya kimin aklının ucundan geçerdi ki? Dünyada bir şey olacak, bir virüs çıkacak ve o virüs öyle bir hızla dağılıp yayılacak ki tüm gezegen aynı anda aynı şekilde bir mücadeleye girecek. İnsanlar ister fakir olsun ister dünyanın sayılı bilmem kaçıncı zengini. Herkes, bu mikroskopla dahi zor görünen virüsten kaçacak delik arayacak,  kimi evet gecekonduda veya tek katlı derme çatma evinde yaşayacak bu korkuyu kimisi de işte bilmem kaç katlı, havuzlu, bahçeli villasında…

Evet dostlar, evet. Görmedik, uyanmadık, dinlemedik, kulak ardı ettik, unuttuk, önemsemedik, şımardık, dünyaları yememize rağmen her gün daha da aç kaldık, bereketi kaçırdık ya. Hayatın da, sağlığın da, paranın da pulunda her şeyin bereketini kaçırdık. Sonra? Bak durduk hepimiz. Daha doğrusu durmak zorunda kaldık. Bir musibet bin nasihatten daha hayırlıdır sözünü dünyanın her yerindeki insanlar, renkleri, dilleri, dinleri, ırkları ayrı olsa da hep birlikte hissediyor ve yaşıyor şu an.

Ya iki dakika düşünün, ya bir düşün. Paran var, harcayacak yerin yok. Malın mülkün var, para etmiyor, güvende değilsin yani. Yatırım yapmışsın darlık çekmeyeyim diye, bir akarım olsun; işte bir ev almışsın, bir dükkân almışsın ama kiraya veremiyorsun. Kapında belki de son model bir araba var, hani şu ibresi 300’lere vuran, bir daire fiyatındaki araba ama binemiyorsun. Çocuğunu en iyi kolejlere yazdırmışsın ama çocuğun okula gidemiyor. Ayakkabısından çantasına, kemerinden saatine kadar itina ile hazırladığın önümüzdeki haftanın kombinleri dolapta öylece kalmış. Arkadaşlar kesinlikle önümüzdeki ay şu programı aksatmadan yapıyoruz, toplantı bitmiştir diye yaptığın o patronluğun esamesi kalmamış.

Nerede o Roma’daki aşk tatilleri, Paris’te Eyfel’e karşı bir akşamüstü planları, nerede o macera dolu Amerika? He nerede? Aşk çeşmesinin büyülü atmosferine bak, ne oldu şimdi? Şu da var tabi, işte bir kahveye gideyim, işte bir havam değişsin, işte sahilde alırım yanıma termosu ohh boğaza karşı şöyle bir kafa dinlerim… O da yok. E yürürüm mahallede şöyle cadde boyu bir aşağı bir yukarı veyahut da da otururum bir kafede Amerikan latteyi içerim, moca içerim. Maalesef o da yok.

Evlat anasına babasına, komşu komşuya gidemiyor, yaşlının eli öpülemiyor, kardeş kardeşe sarılamıyor. Camiler cemaatsiz, cenazeler namazsız kaldı, huzurdan kovulduk bu huzurdan. Kâbe’nin tavaf işi kuşlara devredildi. O habersiz gelen misafire karşı olanlar, iyi mi böyle? He? Bak ne gelenimiz var ne de gidenimiz.

Saymaya kalksak sonu gelmez. Allah bize Kur’an-ı Kerim’de devamlı diyor ya, düşünün. Ola ki düşünürsünüz, siz hiç düşünmez misiniz? Hadi şimdi geçelim bir kenara, bir pencere önümü olur bir kanepe mi olur, yer minderine bağdaş mı kurarız veyahut da balkona çıkıp şöyle uzun uzun boşluklara mı bakarız bilmem ama oturup düşünelim, düşünülmesi gereken ne varsa.

Çocukluğumda eski bir evin girişine asılan çerçevede okumuştum şu ayeti, “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de ancak O’nadır.”

Şimdi istediğin kadar malım mülküm var diye böbürlen ya da işte felek gözün kör olsun, yokluktan usandım bıktım diye hayıflan ama bak herkes aynı yerde.

Yani ezcümle dostlar küçükken rahmetli anneannemin kulaklarımıza fısıldadığı şu mısralar aslında bütün manzarayı anlatıyor bize:

“Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi,

Mal da yalan mülk de yalan, al biraz da sen oyalan.”

Evde kalın, sağlıcakla kalın.