EZGİ MOLA’YA BU SEFER ALKIŞ! – 10 Haziran 2021

Bugün tatsız bir konuyla karşınızdayım. Çok öfkeliyim, üzgünüm ama aynı zamanda da umutsuzum. Çünkü yıllardır bu meseleyle uğraşıyoruz ama bir türlü çözemiyoruz. Dünya değişiyor, teknoloji tahmin edilemeyecek seviyelerde gelişiyor. Mars’a gitmeyi, başka gezegenlerde koloniler kurulmasını falan tartışıyoruz. Uzay madenciliği gibi böyle uçuk kaçık diyebileceğimiz konular, artık günlük konuşmalarımızın arasında yer buluyor. İnsanoğlu, yaşadığımız gezegeni aşıp, uzayı, evreni tüm detaylarıyla keşfetme ve oralarda yeni dünyalar kurma arifesinde. İnsanlık bundan 50-100 yıl öncesine göre bambaşka bir zihin yapısında, bambaşka bir kafada yaşıyor yani.


Tüm bunlar olup biterken hem bizim ülkemizde hem de dünyada öyle bir grup var ki onların  düşünce yapısı, kafalarının içindeki o karanlık zihniyet bir santim bile ileri gitmiyor. Hatta bırakın ileri gitmeyi yüzlerce yıl önceki düşünce yapısına sahip o geri kalmış bir kafa yapısına sahipler. Umutsuzum dedim ya, galiba bu çağ dışı kafa yapısı, dünya ne kadar gelişirse gelişsin varlığını sürdürecek. Bunlar kıyamete kadar var olacaklar anlaşılan. Demek ki bizim bu alanda verdiğimiz mücadele de kıyamete kadar sürecek. Olsun, biz bu uğurda mücadele etmeyi şeref sayarız yani bizim bu dünyaya geliş, yaratılış amacımız da bu zaten.


Evet dostlar, İslam düşmanlığı, Müslüman nefreti yani genel adıyla İslamofobi, hem dünyada hem de büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde hala en büyük sorunlardan biri. Her gün yeni bir olayla karşılaşıyoruz. “Yıl olmuş 2021, bunlar hala neyle uğraşıyor?” dediğimiz vakalar bunlar ve bu vakalar bırakın azalmayı her geçen yıl daha da artıyor üstelik. Özellikle Avrupa’da aşırı sağın yükselişi hız kesmiyor. İslam karşıtlığı, başörtü düşmanlığı, yabancı nefreti ve ırkçılık her geçen zaman daha rahat dillendirilir hale geldi. Bu köhne zihniyete sahip siyasetçiler oylarını arttırdı ya, Ulusal Meclislere girdi hatta bazı ülkelerde yönetimi ele aldı yani sizin anlayacağınız çok tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız.

Bundan 20-30 yıl önce demokrasisiyle, insan haklarına gösterdikleri saygılarıyla, özgürlükleriyle, adalet sistemleriyle övünen ülkelerde şu an da haçlı zihniyeti hortlamış bir durumda.


Her gün dinimizi, Müslüman kardeşlerimizi hedef alan yeni bir adım atılıyor ve bu konuda da lokomotif ülke Macron’un Fransa’sı. Bu Fransa kamusal alanda başörtüsü yasağı getirmek için aylardır uğraşıyor. Okul gezilerinde öğrencilere refakat eden annelerin başörtüsü takmasını, 18 yaşından küçük kızların kamuya açık alanlarda başörtüsüyle gezmesini, havuzlarda tesettür mayonun giyilmesini yasaklayan maddeler senatoda kabul edildi Fransa’da. Eğer Ulusal Meclis de karşı çıkmazsa yürürlüğe girecek bu maddeler. Tam bir faşizm örneği.


Bu modern Avrupa’nın bir diğer “örnek” ülkesi de Almanya. Orada da kadın ve erkek memurların dış görünüşünün düzenlenmesine yönelik bir kanun çıkartılarak üstü örtülü bir başörtüsü yasağı getirildi aslında. Yasa metninde başörtüsü takmak yasak falan gibi bir ifade geçmiyor ama bakın ne diyor biliyor musunuz? “Dini veya ideolojik bir çağrışım içeren dış görünüm özellikleri, memurun tarafsız bir şekilde görev yapmasına olan güvenini nesnel olarak zedelediği takdirde yasaklanabilecek.” Bak bak, görüyorsun değil mi? Ne güzel gizlemişler asıl amacı değil mi?


Dönüyorsun Danimarka’ya bakıyorsun. Danimarka’da camilere yurt dışından yapılan bağışlara sınırlandırma getirildi. Danimarka hükûmeti uzun bir liste hazırladı. O listede yer alan kişi ve kurumlar, bir yıl içerisinde camilere en fazla 12 bin lira bağış yapabilecek. Gerekçe ne peki? Aşırı güçler büyük miktarlardaki bağışlarla, Müslümanları Danimarka aleyhine çevirmeye çalışıp toplumlarını bölmeye çalışıyormuş. Ne güzel bir kılıf değil mi? “Biz ülkemizde Müslüman istemiyoruz.” diyemiyorlar da, “İşte aşırı güçler toplumumuzu bölmeye çalışıyor.” diyorlar.


Hani Peygamber Efendimize hakaret eden, o karikatürleri paylaşan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da sürekli saldıran, Müslümanları kışkırtmak için elinden gelen ne varsa yapan ve içindeki pislik yüzüne yansımış olan o Wilders isimli yakından tanıdığımız bir faşist var ya, heh o. İslam düşmanlığından dolayı çıtayı iyicene yükseltti. Seçim vaadi olarak da İslam’dan Arındırma Bakanlığı kuracağını açıkladı. Adamlara bak ya, İslam’la savaşmak için ayrı bir bakanlık kurmayı düşünecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bununla da yetinmiyorlar he. Camiler, İslami okullar ve Kur’an-ı Kerim aracılığıyla İslami ideolojinin yasaklanmasını sağlayacağını, kamuda başörtüsü yasağı uygulayacağını, çifte vatandaşlığı olanlara seçme ve seçilme hakkı verilmeyeceğini vaat ediyor ve açık açık nefret suçu işleyen bu adam seçimlere girip, insanlardan oy isteyebiliyor. Peki, seçim sonucunda ne oluyor biliyor musunuz? Diğer ülkelere nazaran birçok şeyin serbest olduğu, özgürlükçü, insan haklarına saygılı bir ülke olarak görülen Hollanda’da bu zihniyetin normalde sandığa gömülmesi lazım. Öyle değil mi? Ama yok, öyle olmadı. Tam aksine yüzde 10’un üzerinde oy aldı ve Hollanda’nın da üçüncü partisi oldu. Meclisteki 150 sandalyenin 17’sini kazandı. Bu faşist zihniyete sadece siyasetçiler sahip değil halkta da karşılığı var bunun.

Hani daha özgür bir yaşam için Avrupa ülkelerine gitmeyi düşünen, oraları övenler var ya bir daha olayı baştan sona düşünmelerini tavsiye ederim. Özgürlüğünüzün sınırı Müslüman olduğunuzun fark edildiği an bitebilir Avrupa’da. Bir ırkçının elinde kalabilirsiniz her an.


Birde böyle gelişmişliğiyle en ön plana çıkmış bir ülkeye bakalım, Kanada. Daha birkaç gün önce Müslüman bir ailenin 4 üyesi katledildi. Minibüsü kaldırımda bekleyen Müslümanların üzerine süren terörist, biri 15 yaşında kız çocuğu olmak üzere aynı aileden 4 kişinin ölümüne ve 9 yaşındaki bir erkek çocuğunun da ağır yaralanmasına sebep oldu. Bir aileyi katlettiler ya.

Her gün bunun gibi birçok olay yaşanıyor. Bu anlattıklarımız böyle okyanusta bir damla gibi sadece yani öne çıkanlar veyahutta da bizim duyduğumuz şeyler bunlar. Görünen o ki bu konuda önümüz daha da karanlık. Geçmişte o izole edilen, dışlanan aşırı sağcı partiler ve onların savunduğu fikirler o kadar normal bir şekilde siyasetin merkezine yerleşti ki işte bu anlattığımız olaylar önümüzdeki günlerde daha vahim durumlarla karşılaşacağımızın habercisi.


Peki, Avrupa’da ve dünyanın çeşitli ülkelerinde bunlar yaşanırken bizim öz yurdumuzda yani Türkiye’de durum ne?


Maalesef durum Avrupa’dan daha da vahim! Çünkü Avrupa ağırlıklı olarak gayrimüslim ama biz yüzde 90’dan fazla Müslüman’ın yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz ve buna rağmen, başörtülü kadınlara tahammülsüzlük, namaz, ezan ve cami karşıtlığı gibi olayların ardı arkası kesilmiyor. Üstelik bunu yapanlar, azınlık durumundaki Hristiyanlar veya Museviler falan değil he. Sorsan senden benden Müslümanlar, “Benim de ninem başörtülü, benim de dedem namaz kılıyor.” gibi şeyler söylerler bunlar. Bir de bir şey söyleyeyim mi? Böyle bir savunma mekanizması var ha. Dedesinin kıldığı namazla, ninesinin, annesinin örttüğü başörtüsüyle düşüncelerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bizim dinimizde başkasının yaptığı ibadetle cennete gitmek diye bir seçenek var da bundan bizim mi haberimiz yok ya? Gerçi olabilir. Çünkü hayatında dinle, imanla, namazla, oruçla alakası olmayanlar bizden daha iyi biliyorlar ve bizden daha çok konuşuyorlar yani bizim yaşamaya çalıştığımız dinimizi de bizden daha iyi bilebiliyorlar. Tabii, tabii tabii. Öyle öyle. Her şeyi biliyorlar, her şeyi bizden daha iyi biliyorlar. “Benim babaannem başörtülüydü.” İyi o zaman, istediğini söyleyebilirsin.


Neyse asıl konumuza dönelim. Videonun başında dedim ya, çok öfkeliyim diye. İşte o öfkemin sebebi sırf başörtüsü nedeniyle Neşe Nur Akkaya adındaki genç bir akademisyenin saldırıya uğraması. Bu saldırı artık sıradan hale gelen öyle laf atma gibi bir sözlü saldırı falan değil he. Bildiğimiz fiziksel saldırı, darp var ortada yani. Şiddet var, darp var. Hem de bir erkek tarafından ve bir bayana.


Şimdi Neşe Nur Akkaya ve kız arkadaşları, Nişantaşı’nda bir parkta otururken bir kişi tarafından önce sözlü tacize uğruyor. Ardından da içindeki nefreti sönmemiş olacak ki kızların yanına kadar geliyor ve bağırıp çağırmaya başlıyor. “Burada ne işiniz var? Siz ve sizin gibileri istemiyoruz burada. Gidin başka yerlere.” Birde ne diyor biliyor musun? “Çok parkta oturmak istiyorsanız, Gaziosmanpaşa’daki parklara gidip oturun.” gibi cümlelerle böyle karanlık zihniyetini ortaya saçıyor. Gerçi Gaziosmanpaşa Belediyesi bunlara anladığı dilden cevap verdi de neyse.


Şimdi bu başörtülü kızımız böyle ses çıkarmadan, boynunu büküp oradan ayrılmak yerine (çünkü bunlar böylesine alışık, öyle bekliyorlar yani, bunlar lafı söyleyecek, biz de boynumu bükeceğiz, bu kızımız öyle yapmadı, hakkını savundu) “Eğer rahatsız oluyorsan, sen gidip başka bir yerde oturabilirsin.” deyince de önce elindeki termosla vuruyor, ardından da böyle yumruklarla kızımızı bayıltana kadar dövüyor. Ah bu tipler bana rastlamıyor ki…


Şimdi bu 28 Şubat zihniyetinin günümüzdeki temsilcilerinden olan Eray Çakın isimli bu adam, başörtüsüne ve dinimizin değerlerine öyle bir nefret besliyor ki etrafındakiler zor alıyor kızımızı elinden. Ortada bir sürü şahit var, darp raporu var, bariz bir nefret suçu var.


En ufak olayda böyle kadınlar üzerinden duyar kasanlar, ortalığı ayağa kaldıranlar, sosyal medyayı bir yangın yerine çevirenler, o tutuklansın, bu hapse atılsın, işte şu ceza alsın diye ayağa kalkanlar kendi zihniyetlerinden bir adam olduğu zaman ve saldırılan kadın, başörtülü olduğu zaman sus pus kesiliyorlar. Yok, çıt yok. Hiç kimse konuşmuyor. Deve kuşu gibi kafalarını kuma gömüyorlar. Hele o ünlüler ve kadın dernekleri, feminist örgütler… Doğru düzgün bir açıklama, bir tepki, bir kınama görmedik şu ana kadar. Bir tek bir Ezgi Mola yazdı galiba. Değil mi? Aynen, helal  olsun. Ezgi Mola’yı da yeri geldiği zaman eleştiriyoruz ama doğru yaptığı zaman da alkışlıyoruz. Hatta bir şey söyleyeyim mi? Hani o profil fotoğraflarında mor halka olan, işte İstanbul Sözleşmesi’ni savunan bazı hesaplardan da bu Eray Çakın denen hayduda tebrik mesajları geldi ya!

Ne diyorduk? Biz ne diyorduk? Bunların dertleri İstanbul Sözleşmesi, kadın hakları falan değil. Tamamen bir ideolojik karşıtlık üzerinden beslendiklerini bildiğimizden şaşırmadık bunlara ama bu olay bazılarının meseleyi daha iyi anlamasına vesile olmuştur herhalde.


Bu saldırı, münferit bir olay denerek geçiştirilemez. Eski, yasakçı Türkiye’yi özleyenlerin taşkınlığıdır bu saldırı. Devleti bir zamanlar ele geçiren bir azınlığın, yıllarca zalim bir şekilde uyguladığı başörtüsü yasağını geri getirmek isteyenlerin hâlâ tetikte beklediğinin bir göstergesidir bu olay.


Bunların tahammülsüzlüklerinin bu kadar artmasına sebeplerden biri de Neşe Nur Akkaya’nın sahip olduğu profildir, CV’sidir. Mimarlar Odasına kayıtlı genç bir mimar olan bu kızımız, Türkiye’nin en iyi teknik üniversitelerinden biri olan İstanbul Teknik Üniversitesinde Araştırma Görevlisi. Yüksek lisansını da tamamlamış, doktorasına da devam ediyor yani hem birçok niteliğe sahip hem başarılı hem de inancını yaşamaya çalışan başörtülü bir Müslüman.


Bu Neşe kardeşimizle alakalı bilgileri, o hani başı açık, üstü çıplak olmayı çağdaşlıkla, eğitimle, kültürle eş tutan; başörtülüleri ise eğitimsiz, gerici, yobaz olarak görenler için tek tek sıraladım yoksa bu saldırı ister üniversite mezunu bir kızımıza yapılsın, isterse de okuma yazma bilmeyen veyahutta da sosyoekonomik durumu düşük bir kardeşimize yapılsın bizim için hiçbir farkı yok. İkisi de aynı öneme sahip, aynı tepkiyi veririz. Çünkü burada saldırdıkları şey aslında şahıslar falan değil, onların başlarına taktıkları başörtüsü ve o başörtüsünün temsil ettiği değerler. Onları hazmedemiyorlar, onlara saldırıyorlar yoksa evlerine gelen gündelikçi, ofislerini temizleyen kadın, işte çaylarını getiren garson, yemeklerini yapıp, bulaşıklarını yıkayan hizmetçi başörtülü olursa veyahutta da ayak işlerini yapan kapıcıları, arabalarını süren şoförleri, eşyalarını taşıyan hamalları, lüks evlerinin girişinde bekleyen güvenlik görevlileri namazında niyazında inançlı birisi olursa hiçbir problem yok, hiçbir problem yok. Onlar hem başörtü takabilir hem de inançlı olabilirler. Çünkü onlar kendilerine göre alt sınıflar, onlara yakışır böyle başörtüsü, namaz niyaz, inanç. Değil mi?


Ama ne zaman başörtülü kadınlarımız toplumda daha görünür hale gelirse, doktor, avukat, hâkim, vali, kaymakam, akademisyen, savcı, yönetici konumuna yükselirse, iyi işlerde çalışıp, iyi paralar kazanırsa, güzel evlerde oturup, öyle lüks arabalara binerse bunlar çıldırıyorlar, kuduruyorlar, hop oturup, hop kalkıyorlar ve içlerinde biriktirdikleri bu kini, bu nefreti de Neşe Nur Akkaya olayında olduğu gibi fırsatlarını buldukları ilk anda kusuyorlar, gerçek yüzlerini gösteriyorlar.


Peki, bizler ne yapacağız?

Onları kudurtmaya devam edeceğiz. En iyi eğitimleri alıp, en iyi yerlere geleceğiz. Gaziosmanpaşa’daki, Esenler’deki parka da gideceğiz, Nişantaşı’ndaki, Cihangir’deki, Beşiktaş’taki parklarda da oturacağız. Helalinden kazandığımız paralarla da lüks arabalara da bineceğiz, imkânımız yetiyorsa yalılarda, villalarda da oturacağız. Bu zihniyetin kendilerini izole ettikleri her yerde olacağız, görünür olacağız, karşılarına çıkacağız. Böyle böyle öğrenecekler saygı duymayı, tahammül etmeyi, kabullenmeyi. Çünkü bu ülke öyle bir avuç azınlığın değil. Bu ülke hepimizin. Bu ülke bizim. Nişantaşı, Cihangir, Beşiktaş da bizim; Gaziosmanpaşa, Bağcılar, Esenyurt, Esenler… Oralar da bizim. İstanbul da bizim, Ankara, İzmir de bizim. Onun yanında Şırnak, Kars, Hakkari, Konya, Trabzon… Oralar da bizim.

Biz bu ülkede misafir veyahutta da sığıntı falan değiliz. Biz bu ülkenin gerçek sahipleriyiz. Çünkü bu vatanı, onların bugün hayran olduğu ülkelerin işgalinden (İngiltere, Fransa, İtalya…) bizim başörtülü ninelerimiz, sakallı dedelerimiz ve imanının gücü askeri gücünden daha büyük olan ecdadımız kurtardı. O yüzden herkes haddini bilecek, yerini öğrenecek ve hiç kimse kendini tek başına bu ülkenin de sahibi zannetmeyecek. Fikrini ve zihniyetini hiç kimseye zorla dayatmaya kalkmayacak. Zamanında bunu devlet politikası haline getirip zulmedenlerin bugünkü hali ortada. Esameleri okunmuyor. Millet yolda görse yüzlerine tükürür. Onun için kimse boş hayallere kapılmasın. Biz geçmişte buradaydık, bugün de buradayız, yarın da burada olmaya devam edeceğiz. O yüzden herkes aklını başına devşirsin ve herkes ayağını denk alsın.


Kalın sağlıcakla.