KIRMIZI IŞIKTA DURAN VE DURMAYAN CUMHURBAŞKANLARI – 20 Mayıs 2015

Ne güzeldi o eski günler…

Çankaya’nın büyük ve görkemli kapıları kapatılıp içeride sessiz sakin, etliye sütlüye dokunulmadan bir hayat sürülürdü… En kaliteli şaraplar kadehlere doldurulur, milletin egemenliğinin hayalleri ve niyetleri ile şerefe kaldırılırdı. Adlarını terör olaylarından duyduğumuz adamlar bir bir affedilerek cezaevinden tahliye olurdu. İngiliz uşaklarının ve garsonların giydiği kuyruklu smokinlerle pozlar verilir, her Cumhuriyet ve 30 Ağustos Resepsiyonunda eşli-eşsiz davetiye krizleri yaşanırdı. Olağanüstü bir durum olduğunda bütün samimiyetle (!) kaleme alınan bir açıklama, bir tebrik, bir taziye veya bir kınama yazılırdı. Masraf yapılmazdı pek. Uçak ihtiyacı da olmazdı bu zat-ı şahanelerin.

Hatırlar mısınız bilmem, Cumhur’a temas etmeyen, Cumhur’a üstten bakan ama adı Cumhurun Reisi olan bir zat bir gün Çankaya’nın o görkemli kapısından dışarı çıkınca kırmızı ışığa rastlamış ve kırmızı ışık yeşile dönünceye kadar beklemişti.  Ve ertesi gün bütün haberlerde yerini almıştı bu sıradan vatandaş vari tutum. Balolara davet edilen o aydınlar, o medya patronları ve köşe yazarları anında yalama, cilalama ve parlatma çalışmasına girişmişti. Önemliydi bu hareket. Dile kolay bir Reisi Cumhur kırmızı ışıkta durmuş ve hatta beklemişti.  Yozgatlı Mehmet Amca, Mersinli Ayşe Teyze, Trabzonlu Ahmet Bey bu hareketle mest olduğunu söylediler bize. Önemli değildi ülkenin geleceği, geçmişin bu büyük millete yüklediği misyon. Cumhur’un Reis’i kırmızı ışıkta durmuştu ya, o yetmişti bu millete.

Birinin, resimden anlamamasına rağmen binlerce liraya tabloları alınır, diğerinin fötr şapkasını kapmak için millet bir birini paralardı. Bir diğeri ise bowling oynar gibi Anayasa kitaplarını fırlatır, bedeli halka ödetilirdi. Biri de diğerlerinden farklı olmak adına 81 ili ziyaret eder, halka temas etmeye çalışır, fotoğraflar çeker ve tabuları yıkmak, farklı olmak isterdi. Ama ona da eşi izin vermez, Filistin davasının sembolü olan intifadayı başlatırım diyerek, “eleştirilemezler” zümresine dâhil olurdu. Bununla da yetinmez Çankaya’daki tabloların yerinin değiştirilemeyeceğini, hatta bunun teklif dahi edilemeyeceği haberini gönderirdi, o makamı altın tepside kendilerine sunan yol arkadaşlarına.

Sonra o garabet (!) gün gelir. 10 Ağustos 2014. Cumhur, kendi Reis’ini seçer.

İşte her şey bu tarihten sonra bir bir değişmeye başlar.

Tebdili mekânda ferahlık vardır deyip Çankaya yerine Aksaray’a geçer bu Reis. Değişim, gözle görülür hale geleye başlamıştır artık. Kıyafetler, düzenler, atlar ve bu ulusa yakışır, sadece ailenin keyif sürdüğü bir mekân yerine gece-gündüz çalışılacak bin küsur odalı bir külliye…

Smokinli pozlar yerine köklerimizi bize hatırlatan, Cumhurbaşkanlığı’nın forsunda bulunan 16 büyük Türk Devletini simgeleyen askerlerle fotoğraflar verilir. Hem de Filistin Devlet Başkanı ile beraber..

Her gün bir devletin başkanını, cumhurbaşkanını, başbakanını ağırlamak için hazırlık yapar yeni tören mangası…

Kendisinden öncekilerin aksine bu yeni Reis, gündüz bir ilde akşam bir ilde cumhur ile bir araya gelir.

Balodan baloya, beyaz yakalılara açılan sarayın kapıları, artık muhtarlara, öğretmenlere, sanatçılara, sporculara, öğrencilere, taksi-dolmuş şoförlerine, esnaflara yani cumhura açılmaya başlar.

Yeni alınan Cumhurbaşkanlığı uçağı hangarda beklemek yerine, baş döndüren bir tempo ile bir ülkeden başka bir ülkeye seyahat etmeye başlar. Bosna, Kıbrıs, Azerbaycan, Katar, Arnavutluk,  Arabistan, Birleşik Krallık…

Milletin bütün kesimleri ile bir araya geliniyor, hizmetlerin çoğu yerinde takip ediliyor, toplu açılışlar yapılıyor, gündeme dair söylenmesi gerekenler anında, arada hiç bir aracı olmaksızın söylenmeye başlanıyor. Hatta Bakanlar Kurulu ile 4-5 haftada bir Saray’da bir araya geliniyor, milletin verdiği yetki sonuna kadar kullanılmaya başlanıyor…

Ama kırmızı ışıkta durmuyor, smokin giymiyor, şarap içmiyor, tablo işleriyle uğraşmıyor, fotoğraf çekmiyor, törenden törene milletin huzuruna çıkmıyor ve başörtülü öğrencilere adres olarak Arabistan’ı göstermiyor bu yeni Reis.

Yani kısacası bu yeni Reis durduğu yerde durmuyor. Ülkesinin de durduğu yerde durmasına müsaade etmiyordu.

Kendini milletin efendisi sanan, “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” diyen o beyaz yakalı eski Türkiye’nin koruyucu melekleri bu nedenle boş durmuyor ve manşetler art arda gelmeye başlıyor: “Kaçak saray”, “En fazla para harcayan Cumhurbaşkanı”, “Tarafsızlığını ihlal ediyor”, “Devamlı miting yapıyor” ve “Başkanlık bize uygun değil”…

Aslında ne güzeldi o eski günler, eski Cumhurbaşkanları ve Eski Türkiye değil mi? Nerden çıktı bu yeni Reis ve Yeni Türkiye?

Kalın sağlıcakla…