MEHMET AKİF’İ SOLCULAR NİÇİN SEVMEZ? – 27 Aralık 2020

Türkiye’nin en karanlık adamlarından biridir Mehmet Akif Ersoy.

Karanlık derken böyle mafyavari falan değil, karıştırmayalım.

Hakkında en çok yalan konuşulan, kendisine en çok iftira atılan, kişilerin siyasi olarak pencerelerden bakarak en fazla hakkı yenen kişidir Mehmet Akif Ersoy.

Eğitimi, duruşu, mücadelesi, imani çalışmaları, sürgün yıllarında ki edebi, cumhuriyet dönemiyle olan mücadelesi ve ardından da tevafuklar zincirinin art arda eklenip o dillere destan olan cenaze merasimi ile bu toprakların efsane ismidir Mehmet Akif Ersoy.

Sol cenahın iftira yağmuruna tuttuğu, basitleştirmeye çalıştığı, yok saydığı, itibarını yerle bir etmeye çalıştığı; sağ cenahın ise yani dini hassasiyetlerini hayatın vitrinine yerleştiren kesimin de işte Osmanlı’nın yıkılması için uğraşmış, Sultan Abdülhamid‘e hakaretler etmiş, hatta ihanet etmiş Sultan Abdülhamid’e diye kızdığı ama İstiklal Marşı’nı yazmasının yüzü suyu hürmetine bir de Çanakkale destanındaki o muhteşem İslam ve kahramanlığı yan yana getirmesinin hatırına böyle yarım ağız tuttuğu, içten içe kızdığı, yakın tarihimizin o muallak sayfalarına hapsolmuş vatan şairi Mehmet Akif Ersoy hakkında bir araştırma yaptık.

Hakkında doğru düzgün konuşulmayan, hayatına, mücadelesine, arzusuna, vatan sevgisine, Kurani ve Muhammedi duruşuna, Abdülhamid’le münasebetine, Mısır sürgününden vatan haini muamelesi görmesine kadar, ondan sonra da az önce de dediğimiz gibi cenaze gününe biraz ışık tutalım.

Akif’in hayatını anlatalım derken bir biyografi tadında olmayacak anlattıklarımız. O konuda internetten bilgi sahibi olabilirsiniz, hem de detaylı bir şekilde.

Akif, Arnavut bir baba ve aslen Buharalı olan, Tokat’ta yetişen bir annenin evladı olarak İstanbul’da Fatih’te dünyaya geldi. Babasından Arapçayı, babasının arkadaşından da Farsçayı öğrendi.

Çocukluğundan itibaren Fars edebiyatı üzerine -ki o dönem Fars edebiyatı bilmek entelektüellik seviyesiydi- okumalar yaptı.

Arapçası, Kur’an-ı Kerim’e böyle harf harf mana verebilecek seviyedeydi.

Bir de sular seller gibi bildiği Fransızcası var, kendi gayretiyle öğreniyor. Hatta o dönem tamamen Fransızca eğitim verilen Galatasaray Lisesinden mezun bir yazar şöyle anlatıyor:

“Bir gün bir derginin yazıhanesine gidip oradaki yazarlara Fransız edebiyatı üzerine ders veriyordum. Fransızca bir şiir okumaya başladım, şiirin ikinci mısrasını unuttum. Pencere kenarında oturan böyle sakallı bir adam şiire kaldığım yerden devam etti ve bir de Türkçeye çevirip yorumladı. İşte ben Mehmet Akif’le o gün orada tanışmıştım.” diyor.

Mehmet Akif, hem doğu hem de batı dünyasına hakim ender adamlardandı o zaman. Necip Fazıl Kısakürek de öyledir ama Necip Fazıl daha çok Anadolu’ya hakimdir; Akif, hem Doğu’ya hem de Batı’ya hakimdir.

Mehmet Akif ailesinin durumu ve babasının da vefatından sonra o dönem mezun olunca hemen iş bulabileceği bir okul bakar ve Baytar Mektebine gider. Orayı da birincilikle bitirir.

Akif kısa zamanda içerisinde yazar, düşünür, fikir adamları arasında isminden bahsedilen birisi olur.

Akif’in yaşadığı o dönem Osmanlı’nın hasta adam diye adlandırıldığı dönemdir. Her yanda savaş var, isyan var, işgal var, zulüm var.

Akif o dönem yani algının diz boyu olduğu süreçte siyasi bir hamle yapar. İttihat ve Terakki’ye katılır. Ancak üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan “Cemiyetin bütün emirlerine, kayıtsız şartsız itaat edeceğim.” cümlesine karşı çıkar. “Sadece iyi ve doğru olanlarına” şeklinde değiştirerek eder yeminini.

O günler, ülkenin artık bir istihbarat hapishanesi olduğu, kimsenin fikrini özgürce söyleyemediği, tek adamcılığın vatanı uçuruma götürdüğü söylentileri kol geziyordu ortalıkta. Sultan Abdülhamid’de , ‘Kızıl Sultan’ ilan edilmişti.

Bir de bunun üstüne Fransa matbaalarında basılan broşürler ki bugünkü Twitter gibi elden ele dağıtılıyordu.

Akif, Abdülhamid’in verdiği bu çetin mücadeleyi ya görmüyor veya göremiyordu ve Abdülhamid’e muhalefet ediyor. Hem de ne muhalefet… Kürsülerden herkesi takip ediyor ya, izliyor ya Abdülhamid, ondan dolayı “Yıldızdaki Baykuş” diye bahsediyor ondan.

İşte sağ cenahın yarası tam da burası. Akif niçin o dönem de Sultan Abdülhamid’e bunları yaptı? Akif niçin Sultan Abdülhamid’e bu hakaretleri yaptı veyahutta da Abdülhamid’e muhalefet etti?

Mehmet Akif ezanların susmaması için hatta kendi tabiriyle Kabe’nin, Beytullah’ın yolu kapanmaması için, İslam’ın son kalesi olan Türkiye’nin düşmemesi için “Abdülhamid’in gitmesi gerek, yoksa ortada vatan kalmayacak” düşüncesindeydi. Abdülhamid’e de dinen değil, fikren karşıydı ve Akif’in bütün mücadelesi de İslam’ın ve İslami kutsalların yaşaması ve yaşatılması uğrunaydı.

Çanakkale şiirini satır satır okuyanlar Akif’in nasıl bir imani duruş sergilediğini çok net bir şekilde görebilir.

He bu şiiri de 1915’te yazdı yani Abdülhamid‘e muhalefet ettiği yıllardan 8-9 yıl sonra.

Akif’in Abdülhamid’le olan süreci az önce de söylediğimiz gibi, Akif’in siyasi yönüdür ve o siyasi kararlarının da ne kadar yanlış olduğunu daha sonra o kadar net görecektir ki ama iş işten geçmiş olacak. İstiklal mücadelesinin olduğu yıllarda verdiği mücadele ile Cumhuriyetin kuruluşundan sonra gördüğü uygulamalar çok farklıydı Akif’in.

Akif, Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra bir yandan şiirler yazıyor, Sebilürreşad gazetesini çıkartıyor, bir yandan Doğu ve Batı edebiyatını takip ediyor, bunların hepsinin yanında da Kuşçubaşı Eşref‘in başında olduğu Teşkilatı Mahsusa adına çalışıyordu. İki yıl boyunca Almanya’nın başkenti Berlin’de, Lübnan’da, Arabistan’da, Şam’da, Yemen’de, Azerbaycan’ da görev yaptı. Bu farklı ve çeşitli coğrafyaları görmesi Akif’in dünyayı farklı yorumlamasına da yardımcı oluyordu.

Akif, Kurtuluş Savaşı öncesi yani o Milli Mücadelenin olduğu dönem de köy köy, kasaba kasaba gezerek camii kürsülerinden milleti cihad-ı ekbere yani büyük cihada, Kuvay-i Milliye’ye katılmaya çağırıyordu.

Bu, Akif’in ezanların susmaması, Kur’anların yine rahat rahat okunabilmesi için verdiği mücadelenin adıydı. Akif nereden bilsin içinde olduğu ekibin ezanı deforme edip, Kur’an okumayı yasaklayacağını. Neyse Akif namusumuzla, iffetimizle bu topraklarda yaşamaya devam edebilmemiz için her Müslümanın bu birliğe dâhil olması lazım, hatta Halifenin ve Payitahtın kurtulması için bu mücadelede yer alması lazım herkes diyordu, ki o dönem Mustafa Kemal Paşa’da Anadolu’ya çektiği bütün telgraflarda, hatta ilk Meclisin açılış davetinde de, İngilizler ve işgal kuvvetleri tarafından tutsak haline getirilen Padişahımızı ve Halifemizi kurtarmak için bu birliğe herkesi davet ediyoruz yazıyordu.

Peki, şimdi size bir soru: Solcular, Kuvay-i Milliye’nin önemli adamlarından biri olan, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile milletvekili olmayı kabul etmiş, Kurtuluş Savaşı’nda cephe cephe gezerek askeri yüreklendiren, milleti cephelerden haberdar ederek Anadolu’yu ayağa kaldırmaya çalışan, o dönemin en iyi hatiplerinden biri, yazar, gazeteci, şair Mehmet Akif Ersoy’u neden sevmez veyahutta da daha doğrusu şöyle söyleyeyim, niçin Mehmet Akif Ersoy’u görmemezlikten gelirler?

Sanata, sanatçıya, yazara edebiyatçıya bu kadar değer veren Shakespeare’i, Tolstoy’u baş tacı diye sunan bu sol cenah, niçin Akif’in varlığını inkâr eder, kafasını kuma gömer veya ölü taklidi yapar Akif’in adı geçince he?

Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale şehitlerine yazdığı o şiiri cepheye hiç gitmeden yazmıştır. 14 ay süren o kanlı savaşın zaferle sonuçlandığını da Arabistan’ın kızgın çöllerindeyken haberini alır. Şunu da iddia ediyorum ki; yeryüzünde o anı, o savaş alanını hiç görmeden bu kadar detaylı, bu kadar ayrıntılı anlatabilecek başka bir adam yoktur herhalde.

O Çanakkale şiirde Akif:

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi.

Bedir’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” diyor.

Çanakkale’deki askerlerimizi, gazilerimizi, şehitlerimizi, Bedir Savaşın’daki 300 sahabeye benzetiyor.

İşte bunun için sevmiyorlar Akif’i. İmanı için, inancı için…

Akif o şiirde ne Alpaslan’ın Malazgirt’teki o ordusuna, ne Yavuz’un Sina çöllerini aşıp Mısır ve tüm Arap yarımadasını Osmanlı toprağına katan o kahraman ordusuna, ne de çağ açıp kapayan Fatih’in o şanlı ordusuna ve askerlerine benzetiyor Mehmetçiği.

Bedir Savaşı esnasında Allah Resulü kendisine hazırlanan çadırın önüne çıkıyor ve sahabelere şöyle bir bakıyor, topu topu 300 kişi. Çoğu da savaş nedir bilmiyor, bir tane atlı var oda Hazreti Hüzeyfe, sancağı taşıyor.

Karşı taraftaysa 900 tam teçhizatlı, atlı develi müşrikler var.

Çadıra giriyor Allah Resulü ve mübarek ellerini açıp “Yarab! Peygamberlerine vadettiğin zafer müjdesini, bugün istiyorum. Eğer burada kaybederse bu Müslümanlar, yeryüzünde sana secde edecek kimse kalmayacak” der.

İşte Akif, Çanakkale’de eğer bu millet kaybederse yeryüzünde İslam kalmayacak diye baktığı için, Çanakkale’nin o yiğitlerini, Bedir’in aslanlarına eş tutmuştur.

Akif’in bütün derdi vatan ve İslam’dı hep. Onun için o sol cenah Akif’i hiç sevemedi, sevemeyecek de…

I. Cihan Harbiı’nin Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır anlaşma şartları ve yurdun işgaliyle Yunanların İzmir’e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen katılma kararı aldı Akif. Öyle bir vatanseverdi ki İstanbul’daki yüksek maaşlı görevini ve rahatlığını bırakıp, topladı pılını pırtını düştü Anadolu yollarına.

Gittiği her şehirde halka verdiği vaazlarla Millî Mücadele’yi dalga dalga büyüttü. Hele Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği bir vaaz var ki Anadolu’da yer yerinden oynadı. Sevr Anlaşması’nı yırtıp atmayı ve o sömürgeci Batı’nın karşısına iman ve silahla dikilmeyi hayatî bir mecburiyet saydığı o ateşli vaaz ki o vaaz Diyarbakır’da basılarak Anadolu’nun her tarafına ve cephelere dağıtıldı.

Akif, Millî Mücadele’ye katılana dek halkın aklında hep bir şüphe vardı. İttihatçıların yeni bir macerası olarak görenler vardı çoğunlukla bu Kuvayi Milliye hareketini. İşte halkın sevip saydığı Müslüman bir aydın olan Akif’in bu mücadele yer alması, tüm şüpheleri ortadan kaldırdı. Bu sebeple Mehmet Akif’e “Millî Mücadele’nin manevi lideri” sıfatı verilmiştir.

Hep edebi yönüyle bilinen Akif’le ilgili öyle bir şey anlatacağım ki şimdi, eminim çok az kişi biliyordur bu bilgiyi.

Akif, Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarıyla Burdur mebusu olarak Mecliste görev almaya başlamıştı. 1921 yılında Yunanların Ankara’ya doğru ilerleyişi yeni tedbirleri gündeme getirdi ve Meclisi Ankara’dan alıp Kayseri’ye taşımak için hazırlıklar yapılmaya başlandı.

İşte Akif askeri zekâsını konuşturarak, bunun bir dağılmaya yol açacağına dikkat çekerek Ankara’da kalınmasını ve Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi. Akif’in bu akılcı teklifi Mecliste tartışıldıktan sonra kabul edildi ve hemen uygulandı. Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olarak kabul edilen o savaş, Yunan’ın İzmir’de denize dökülme sürecinin de başlangıcı oldu.

Millî Mücadele’nin en çetin günlerinin yaşandığı o dönem de bir millî marş yazılması ihtiyacı da doğdu. Gözler hemen Mehmet Akif’e çevrildi tabii ancak Akif, para karşılığı milli marş yazmayacağını söyleyerek yanaşmadı bu işe. Açılan yarışmaya da 742 şiir gönderildi ama hiçbir tanesi tarihi kahramanlıklarla dolu bir milletin marşı için layık görülmedi.

Akif’ten başka çare de yoktu. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey, Akif’i ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti.

Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in de oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü Mecliste tartışmaya açıldı ve Mehmet Akif’in en güzel eseri, her okuyuşumuzda böyle tüylerimizi diken diken eden o mana dolu mısralarının hayat bulma vakti gelmişti artık.

İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi Bey, gür sesiyle Mehmet Akif’in o 10 kıtalık şiirini okuduğunda milletvekilleri arasında büyük bir coşku dalgası yayıldı. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği ekip, diğer şiirlerin okunmasına bile gerek olmadığını söyleyerek oylamaya geçmeyi teklif etti. Tabii buna itiraz edenler oldu.

Kim bu itiraz edenler biliyor musunuz? Hani biraz önce Akif’i niye sevmediklerini anlattığım o sol cenahtaki zihniyet var ya heh işte o zihniyetin 1920’lerdeki temsilcileri. Bunlara göre Akif’in şiirinin dışındaki şiirler daha fazla ‘millî’ öğeler taşıyormuş. Mesela Mehmet Akif’in yazdığı şiirde sadece ümmet anlamında ‘ırk’ terimi geçerken diğerlerinde ‘Türk’ sözü geçiyormuş.

Neyse ki millî manevi değerleri yüksek olan kişilerin ağırlıkta olduğu o Birinci Mecliste bu itirazlar karşılık bulmadı. Akif’in şiiri iki kez daha okunduktan sonra çoğunluğun oyuyla ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edildi.

Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması ve düşmanın Anadolu toprağından sökülüp atılmasıyla Akif’in hayatının en zor yılları başladı dostlar.

Millî Mücadele’nin başında İslamcı kesimleri davaya kazandırmak için Meclise davet edildiğini anlayan Mehmet Akif, böyle bir desteğe ihtiyaç kalmayınca, gözden çıkarıldı.

İstanbul’da arkadaşlarının ‘Aziz Akif’ diye andığı şair, Ankara’da ‘Arap Akif’, ‘Mürteci Akif’ diye alaya alınmaya başlanmıştı. Buna daha fazla dayanamayan Millî Şair, 1922 yılının sonunda sağlık problemlerini öne sürerek milletvekilliğinden istifa etti.

Bugünlerde Akif’in yakın arkadaşı olan Trabzon mebusu Ali Şükrü Paşa devrin hükümetine yani Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu hükümete şiddetli muhalefet ediyordu ve bir suikasta kurban gitti. Katledilen, dönemin Trabzon mebusu Ali Şükrü Paşa; cinayeti işleyen devrin Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman.

Meclis karışıyor tabii… Milletvekilleri ayaklanıyor, Ali Şükrü Paşa’nın hesabını soruyorlar ve Topal Osman öldürülüyor, sessiz sedasız da gömülüyor ama Meclis durulmuyor, inanmıyor milletvekilleri. Bunun üzerine Topal Osman mezarından çıkarılıp eski Meclisin kapısına ayağından asılıyor.

Böyle çetrefilli bir dönem… Ondan sonra Mehmet Akif muhalefetle hareket ediyor bahanesi ile yeni Meclise alınmıyor. Ardından da saltanatı geri getirme taraftarı ayakları yapılıyor Akif’le alakalı.

Hani iş başlamadan belirlenen amaçlar, iş bittikten sonra değişiyor. Akif’e hiçbir devlet dairesinde görev verilmiyor, üniversiteye dönmesine müsaade edilmiyor, emekli maaşı da bağlanmıyor hak kazanmasına rağmen. Gazetesi kapatılıyor, hatta gazetesinin kağıt üstündeki temsilcisi Eşref Edip, İstiklal Mahkemelerinde idamla yargılanıyor. Öyle günler…

Akif kaldı ortada, yedi nüfus var, bir şekilde geçindirmesi gerekiyor ailesini.

Bir de bütün bunların yanında en çok canını acıtan olay ise bir vatan haini gibi peşine polis takılıp, takip ettirilmesi yani vatan şairi Mehmet Akif, “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda…” diyen adam, İngilizlerle iş birliği yapıyor diye gözetim altında tutuluyor, fişleniyor. Peki kim yapıyor bunu? Yıllarca hürriyet, özgürlük naraları atanlar ve bu sözlerle Abdülhamid’e başkaldıranlar.

Akif’in nasıl izlendiği, nasıl fişlendiğine dair bütün resmi belgelerin bir araya toplandığı bir tane kitap var. Gaziosmanpaşa Belediyesinin basmış olduğu. Kod Adı: İrtica-906

Sayfa sayfa anlatılıyor burada o bütün süreç.

Bu ülkenin itibar hırsızı o uyduruk siyasetçileri, akademisyenleri Akif’i, “Fes takıyordu, şapka takmamak için Mısır’a gitti” yalanını söylese de Akif uygulanan mobbing ve maruz kaldığı geçim sıkıntısı yüzünden Mısır’a gitti. Mecburi bir sürgün yani. Akif’in bu durumunu öğrenen Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif’i ve ailesini Mısır’a davet ediyor ve 11 yıllık gurbeti başlıyor… Akif, Kahire Üniversitesinde Türkçe dersleri veriyor bu süreçte.

Akif Kur’an-ıı okuyan, Kur’an-ı anlayan ve Kur’an-ı hayatına köşe bucak döşeyen birisiydi.

Ankara’da olduğu zamanlarda Diyanet İşleri dairesi için Elmalılı Hamdi Yazır ile Kur’an-ı Kerim meali ve tefsiri üzerine bir anlaşma yapmıştı ve bu çalışma için de 6 bin liralık sözleşme imzalamıştı Akif. O sözleşme de bu kitapta var. 6 bin liranın, bin lirasını da peşin almıştı. Bu çalışmaya Mısır’da devam etti Akif ama Türkiye’den aldığı bilgiler hiç hoş değildi. Türkiye’de harfler değiştirilmiş, Kur’an-ın, ezanın Türkçeleştirilmesi ve Türkçe okunması tartışmaları ufak ufak başlamıştı. Akif yaptığı Kur’an meali çalışmasını hemen imha etti ve o aldığı bin lirayı da diyanet makamına geri ödeyip, anlaşmayı feshetti. Çünkü Akif biliyordu bu mealin nerede kullanılacağını.

Evet Akif bir Kur’an alimi idi ve ilimin, bilimin, felsefenin, fennin ne olduğunu bilen aydın bir Müslümandı. O devamlı başına taktığı fesin de İkinci Mahmut döneminde Fas’tan Avrupa’ya, Avrupa’dan da bize geldiğini çok iyi biliyordu. Kravatın bir bez parçası olduğunu, bir aksesuar olduğunu da biliyordu Akif.

Akif öyle dini; sarığa, sakala, bıyığa, fese, cekete indirgemeyen bir bakış açısına sahipti. Onun için festen, şapka kanunundan dolayı Mısır’a gitti ayağına hiç kimse yatmasın…

Akif cehalete, cahilliğe karşıydı. Kur’an-ın ilk emri “oku” idi. Akif de okuyordu okunması gereken ne varsa. Her şeyi okuyordu. Kitabı, doğayı ve yürekleri okuyordu.

Akif için Müslüman; ilmi, bilimi, fenni, felsefeyi, edebiyatı, tarihi bilmeliydi. Sanatı da bilmeliydi, şiiri, fiziği… Bunların hepsi Allah’ın yeryüzüne bahşettiği nimetlerdi ve Müslümanlar da bunlara sahip olmalı veya sahip olmak için mücadele etmeli düşüncesindeydi.

Akif’i Mısır’da da rahat bırakmadılar.

Şimdi bir ülke düşünün: Millî marşını hiçbir ücret talep etmeden yazan, verilen ödülü de ekonomik durumu çok kötü olmasına rağmen, “Bu millete marş para ile yazılmaz.” diye aldığı ödülü Hilal-i Ahmer’e yani bugünkü Kızılay’a bağışlayan bir şairini, bir düşünürünü, yurt dışında polis takibine aldırıyor.

Mısır’dan gelen o istihbarat belgeleri de yine bu “Kod Adı: İrtica-906” kitabında var.

Akif, Mısır’da siroza yakalanıyor ve Ankara hükümeti ile temas kurup onların da müsaadesiyle İstanbul’a geliyor. “11 yıl kaldım Mısır’da, 11 saat daha kalsaydım boğulacaktım.” diyor o Mısır süreci için.

Akif İstanbul’a gelip 3 ay Beyoğlu’nda Abbas Halim Paşa’nın kız kardeşi Emine Sultan’ın İstiklal’deki Mısır Apartmanı’nda kalıyor. Bu Emine Sultan’ın ismini nereden öğrendim diye merak ediyorsanız işte o okuduğum istihbarat fişleme dosyalarından.

Akif’i hasta yatağında da gözetim altında tutuyorlar. Safahat eski harflerle yazılmıştır diye ülkeye sokulmuyor, olanlar da toplatılıp yakılıyor… Yani Akif’e kim geliyor, kim gidiyor, nerede kalıyor, kim ona sahip çıkıyor… Hepsi tek tek fişleniyor.

Akif’in hastalığı ilerliyor ama Akif’ten nefret edenlerin kalbi yine yumuşamıyor ve her gün okudukları İstiklal Marşı’nın da hatırı yok kimsede o dönem.

İstanbul’daki Mısır Apartmanı’nda vefat ediyor bir kış günü, 27 Aralık’ta.

Cenazesi, belediye zabıtalarının elinde Beyazıt Camii’ne getiriliyor. O sıralar Beyazıt Camii’nin gasilhanesi var, işte orada yıkama, kefenleme falan olacak. Namazı kılınıp ardından da kimsesizler mezarlığına defnedilecek Akif. Prosedür gereği yapılıyor bunlar…

O zamanki hükümet yani devlet, cesedine de sahip çıkmıyor Millî Şair’in…

Çünkü imanlıdır bu şair, çünkü Allah, Kur’an düşmüyor bu şairin dilinden.

Birkaç üniversite öğrencisi tesadüfen öğreniyor o Beyazıt Camii’nin musallasındaki tabutun Mehmet Akif’e ait olduğunu.

Asım’ın nesli diyordu ya Akif, işte o Asım’ın neslini yetiştirdi, vazifelendirdi Yaradan.

Öğrenciler okula haber verip elden ele, kulaktan kulağa haber gönderiliyor imanlı yüreklere ve iki saatin içinde on binlerce üniversiteli gencin omuzunda o çok sevdiği al bayrağa ve Kabe’nin örtüsüne sarılı tabutu ve Edirnekapı Şehitliği’nin tam karşısına defnediliyor Akif. Hani diyordu ya, “İsteme benden makber, sana ağuşunu açmış bekliyor Peygamber” dediği o ey şehit oğlu şehitlerin komşusu oluyor Akif.

O dönemin utanmazlarını, vefasızlarını, Ulus gazetesindeki şu satırlar tescilliyordu:

“Millî şairin mezarının satın alınması ve cenazesinin masrafları bir grup öğrenci tarafından ödendi.”

Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek,

Çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

İnşallah ebediyen de çiğnetmeyecek…

Ben bu araştırmayı yaparken onlarca kaynaktan baktım Akif’e, Safahat’ı tekrar okudum, Akif’in dünyasına ait söylenenleri oturup dinledim YouTube’tan falan, söylenmeyenleri de değişik kaynaklardan araştırdım ve sonuç olarak ne gördüm biliyor musunuz?

1) Akif mücahit bir Müslüman olarak doğdu, yaşadı ve vefat etti.

Kur’an Müslümanıydı Akif. Peygamber sevdalısıydı. İmanından ötürü ötekileştirildi, memleket sevdasına birilerine inandı ve ihanete uğradı, sürgün edildi, yok sayıldı ama ne izini, ne de fikrini ne de itibarını bu topraklardan silemediler… Vatan sevdalısı bir Müslümanın cenazesinin garip kalkmasına müsaade etmeyip gençlerin omuzlarında taşıtan Allah, bugün de Akif’i bu milletin yüreğinde yani hak ettiği ve en çok istediği yerde ümmetin kalbinde taşıtıyor.

2)Mehmet Akif’in hayatını dikiz aynasının altında tutan, kendilerine muhalefet etmenin bedelini türlü zorbalıklarla ödeten, onu mecburi olarak sürgüne gönderen, ne hastasına ne de tabutuna sahip çıkan zihniyet, Akif’in imani yönünün gönülden gönüle geçerek bugünün Müslüman gençlerinin yüreklerine ulaşmasına engel olamadılar.

Bu coğrafyanın anaları, babaları, yaşlıları, gençleri, kızları… Hepsi Akif’i tanıyor, biliyor ve her şeye rağmen yürekten seviyor ve her daim de ruhuna Fatihalar okuyor.

3) Akif, Sultan Abdülhamid’in o dönem verdiği mücadeleyi tam olarak anlamamış veya Abdülhamid olmasa vatan kurtulacak, rahatlayacak her şey, algısına yenilmiş ve bu davranışının da ne demek olduğunu Cumhuriyetin ilk yıllarında görmüştür.

1922’de hani bazıları diyor ya, “Akif hiçbir zaman Abdülhamid’le alakalı düşüncelerini sonradan dile getirmedi” diyor ya, 1922’de kaleme aldığı şu satırlarla üstü kapalı da olsa pişmanlığını dile getirmiştir:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi

Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Akif, bu siyasi hatasının bedelini de 11 yıl sürgünde ödemiş millî ve yerli bir vatan evladıydı.

Peki, bizim buradan çıkaracağımız ders ne? Bazen fitne zamanlarında aynı dünya görüşünü savunan insanlar bile birbiriyle ters düşen konumlarda yer alabiliyorlar. Yaptıkları açıklamalar ve attıkları adımlarla fitne ateşini büyütüp, başkalarının ekmeğine yağ sürebiliyorlar. Bunun sonucunda da hem kendileri hem de ülkemiz ağır bedellerle karşı karşıya kalabiliyor.

O nedenle fitnenin kol gezdiği zamanlar da biraz sakin olup, bin düşünüp bir konuşarak aklıselim hareket etmek gerek.

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un mekânı cennet, makamı da âli olsun.

Ruhuna el Fatiha…

Kalın sağlıcakla.