Pandeminin ilk günlerinden itibaren herkes yani tüm dünya, hepimiz anladık ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ama bu eskisi gibi olmayacak lafı işte kafeye gidememek, konsere gidememek, ne bileyim kalabalık ortamlarda olamamak falan anlamında değildi sadece. Eskisi gibi olmayacak şeyler aslında dünyadaki süper güç kavramı, olağanüstü hâl durumunda alınan aksiyon hızı, denge politikalarının bundan sonra nasıl ilerleyeceği, siyasetin dili, gündem okumalarına yaklaşımın artık nasıl olacağı ile ilgili bir kırılmaydı aslında. Sahada ve masada yaşananları maalesef çabuk unutuyoruz, unutturmaya çalışıyorlar, milyonlarca lirayı reklama ve gündem olma çalışmalarına yatırıp bizi cambaza baktırmaya çalışıyorlar ama hatırlatmakta fayda var. Gerçekten fayda var ve tüm bunların üzerine de
Türkiye, kendi gözlerimizle de birebir şahit olduğumuz gibi özellikle son 18 yılda ortaya koyduğu irade sayesinde, savunma sanayinde yerlilik ve millilik oranını yüzde 20’lerden yüzde 70’lere çıkarmış durumda. Bu başarıda özel sektördeki şirketlerin yanı sıra devletimize ait savunma şirketlerinin de payı oldukça büyük. Bunların en başında da hepinizin bildiği ASELSAN geliyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin haberleşme ihtiyaçlarının milli imkânlarla karşılanması için 1975 yılında kurulan ASELSAN’ı son yıllarda geliştirdiği hava ve füze savunma sistemleri, elektronik silah sistemleri ve uzay teknolojileriyle daha da çok duyar olduk. Bu üstün teknolojiye sahip sistemler sayesinde Türkiye ihracatını her geçen yıl katlayarak dünyanın savunma sanayi kuruluşları arasında hızla üst sıralara doğru
Dokunmayın keyfime dostlar. Hatta şöyle söyleyeyim, etrafta konfeti, alkış, çatapat falan varsa hazırda tutun çünkü acayip keyfim yerinde. Neden mi? Hemen açıklayayım. Türkiye’nin en tarafsız, en şeffaf, en gerçekçi, en adil, en yalansız medya kuruluşu olan Oda TV beni hedefe koymuş. Tezahüratımı alayım, süper. Sür manşetten kamuoyunu bilgilendirmiş Oda TV, “Binlerce liralık ihalesi ortaya çıktı, bakın nasıl da ihaleler almış.” Fotoğrafımı da koymuş. Ya gözünüzü seveyim, küflendiniz artık, koku yapıyor o çöplükten farksız beyinleriniz artık. İşin kötüsü, geri dönüşümde de kullanılmazsınız yani o kadar vahim bir haldesiniz. Be yetersiz kardeşim kimi nereden vurmaya çalışıyorsunuz? 2018 yılında halen daha genel yayın yönetmenliğini üstlendiğim Türkiye Haber Merkezinde reklam bedeli
“Türk ordusu Katarlılara satıldı” diyen CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır’a bizzat buradan teşekkür etmek istiyorum. Evet evet onu tebrik etmek istiyorum. Vesayet ve peşkeşe hayran olan, bu ülkenin en zorlu günlerinde terlikleriyle bacak bacak üstüne atıp darbe seyreden bu zihniyetin içini, dilini, ağzını bu kadar açık açık dile getirdiği için Ali Mahir Başarır’a teşekkür ediyorum. HDP ile gizli kapılar ardında anayasa hazırlayıp, “YPG terör örgütü değildir.” diyen, bir kez bile FETÖ hain terör örgütüdür lafını ağızlarına almayan sözde muhalefet partisi, bugün “Türk ordusu satıldı” diyorsa; bu sözleri, bu açıklamayı gelip geçici gündemler arasında harcamamak lazım. Zamanında Sovyet Rusya’dan kaçıp kendilerine sığınan can kardeşlerimizi, Azerbaycanlı Türkleri Ruslara teslim
Birileri her türlü durumdan siyaset çıkarmaya, altını deşmeye ve gündem olma peşinde savrulup dururken birileri de gerçekten çalışmaya ve gerçekten makamının hakkını verebilmeye gayret ediyor dostlar. Yeni tedbirlerin alınmasıyla birlikte elbette hepimizin hayatında dengeler şaşıyor; düzenimiz altüst oluyor, tüm sistemimiz değişiyor, psikoloji konusuna değinmiyorum bile. Taş olsan çatlarsın derler ya, öyle sabırlı öyle güçlü kalmamız gereken bir dönemin içindeyiz. Yadsınamaz bir salgın gerçeği var tüm dünyada. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ve ekibi, bu son tedbir kararlarının ardından ‘Antep usulü’ adını verdikleri bir modelleme ile esnafına, vatandaşına destek projeleri uygulamaya başlıyorlar. Belediyenin kiracısı olan ve bu süreçte kapanan iş yerlerinden kira
Dünden bugüne ülkenin gündemi maşallah aşureye döndü. Hangi birine bakacağımıza, neyi konuşacağımıza bir türlü karar veremiyoruz. Ümit Özdağ’ın iddialarını yani İYİ Parti’nin HDP ile aynı masaya oturup anayasa çalışmasını mı konuşacağız yoksa Kazakistan’da özel olarak yetiştirilen, o Hasan Sabbah’ın fedailerini andıran İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu mu konuşacağız? CHP’nin o iş bilmez, iş yapmaz belediye başkanlarının algı oyunlarına mı dikkat kesilelim, aklımıza mukayyet olalım yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun o yerli yersiz çıkışlarını, yalanlarını, iftiralarını veya gündem değiştirme polemiklerini mi konuşalım? Kestiremiyoruz. Tüm bunların yanında bütün dünyanın kazığını yerinden çıkaran, birçok ülkenin dağılma-batma-iflas etme noktasına gelmesine sebep olan, hayatı
İki devlet, tek millet olduğumuz can Azerbaycan, Türkiye’nin de desteğiyle Karabağ’daki 28 yıllık Ermeni işgalini sona erdirdi. 44 gün süren harekâtta üst üste ağır kayıplar veren bu Ermenistan, tanktan topa, hava savunma sisteminden savaş uçaklarına kadar çok sayıda silahını ve askerini kaybetti. Azerbaycan’ın Türkiye’den aldığı İHA ve SİHA’larla kurduğu bu üstünlüğe daha fazla dayanacak gücü kalmayan Ermenistan, diz çökerek anlaşma imzalamaya mecbur kaldı. Böylece Türk’ün şanlı bayrağı 28 yıl aradan sonra Karabağ’da yeniden dalgalanmaya başladı. Hazır, Türkiye’de bu zaferin coşkusu yaşanırken, sizlere Azerbaycan’ın tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bir paşadan bahsetmek istiyorum. Türkiye’de birçoğunuzun belki de hiç tanımadığı, adını dahi duymadığı bir kahraman…
Ne diyordu üstat Kadir Mısıroğlu, dirilişin fitili Azerbaycan Karabağ’dan yakılacak diye. Çok uzak değil, yakında zamanda göreceksiniz, Türk’ün şanlı bayrağı Karabağ’da asılacak, dalgalanacak diyordu. 28 yıl sonra aslanlar meydana indi, çakalların payına da arkalarına bile bakmadan dağılmak düştü. Şükürler olsun; 28 yıl sonra azat olan Azerbaycan topraklarında, Bakü’de, Gence’de, Şirvan’da, Terter’de, Dağlık Karabağ’da… Her yerde ezan sesleri var bugün. Bir gayretin, bir mücadelenin, bir inanmışlığın ardından gelen zaferi müjdeliyor okunan bu ezanlar. Şükürler olsun; işgalciliğin, sömürünün, zorbalığın, her türlü yaptırımların, esaretin ve katliamların bedeli önce sahada ardından da masada alındı bugün. Şükürler olsun; can Azerbaycan öz topraklarına kavuştu bugün. Selam olsun Türk’ün
Herkes soruyor ya, “Deprem vergileri nerede?” diye, gerçekten de öyle. Nerede bu deprem vergileri, he? Bu deprem vergileri nerede? Dostlar, deprem vergilerinin nerede olduğuna ayrıntılı bir şekilde bakacağız ancak öncelikle ‘deprem vergisi’ diye bir vergi türünün olmadığının altını çizerek kavram karmaşasına bir son verelim. Herkesin her deprem sonrası ağzında sakız gibi çiğnediği deprem vergisi, aslında 1999 yılındaki deprem sonrası hayatımıza giren özel iletişim vergisidir. Dönemin Ecevit hükümeti, 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999’daki depremlerinin ardından ortaya çıkan bütçe açığını kapatmak için bir takım ek vergilerin yanı sıra özel iletişim vergisi ve özel işlem vergisi adı altında yeni vergiler almaya başladı. Bu yasa çıkarken sadece 1 yıl alınacağı belirtilen bu vergiler, üst üste
Hani, “Mesele… o değil arkadaş, sen hala anlamadın mı?” diye meşhur bir söz kalıbını Türkçemize kazandıran bir arkadaş vardı ya, hatırladınız mı? Uzun zamandır sesi soluğu çıkmıyordu, geçenlerde saklandığı delikten kafasını çıkarıp bir şeyler söylemiş yine. İtiraf etmiş desek daha doğru olur aslında. Mehmet Ali Alabora’dan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Hani en büyük şöhretini Gezi ihanetindeki başrolüyle kazanmış olan Türk oyuncu! Yoksa İngiliz mi desek? Bu konuya biraz sonra geleceğim. Önce Mehmet Ali Alabora kimdir, onu bir hatırlayalım. 1977 yılında oyuncu Betül Arım ve yine oyuncu olan Mustafa Alabora’nın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya gelen Mehmet Ali Alabora’yı biz ilk olarak 1995-1997 yılları arasında ATV’de yayımlanan rahmetli Savaş Ay’ın sunduğu A Takımı programında