Yıllardır bu it dalaşı konusunda nirvanaya ulaşmış olan İran-Amerika çatışmasında 3-4 gün önce yeni bir boyuta geçildi. Irak’ta Amerika tarafından bombalanarak öldürülen İran Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani olayından hemen sonra Müslümanların bir taraf olmaya zorlanması veya kimin yanında durması gerektiği algısı gazete, televizyon ve sosyal medyadan devamlı pompalanıyor. Yani bizden istedikleri kendi devletinin ve mezhebinin çıkarları doğrultusunda hareket eden, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan gibi bölgelerde Amerika’nın mayın eşeği olarak kullandığı o PKK/PYD ile birlikte hareket eden, binlerce masum Müslüman’ın öldürülmesine Haşdi Şabi gibi, Husiler gibi terör örgütlerine destek veren Kasım Süleymani’nin yani İran’ın yanında yer alacağız ya
Bu gariban millet, 60 darbesinin buhranını, bunalımını yaşadığı günlerde, devlet 16 Haziran 1961 tarihinde Devlet Demir Yollarına yerli bir otomobil yapması için talimat ve bütçe verir. 4 buçuk ay gibi kısa bir zamanlarının olduğunu öğrenen 20 Türk mühendis, bu gariban milletin makus talihini değiştirmeye yemin ederek gece gündüz demeden, yüreklerini ortaya koyarak 2 yerli otomobili bitirirler. Hatta ikinci arabanın son kat boyası ve cilası Eskişehir’den Ankara’ya araçları getiren trende atılır. Buharlı lokomotifle çalışan trenin bacasından kıvılcım sıçraması ihtimaline tedbir için de o boyanan aracın deposundaki benzin boşaltılır. Trenden indirilirken de manevra için bir bidonla birazcık benzin doldurulur o siyah arabaya. 29 Ekim 1961’de
Gönül istiyor ki böyle yeni bir gündem, yeni bir konu olduğunda hep aynı şeyleri değil de daha böyle farklı, ne bileyim daha dişli, daha zekice tartışmalar içinde konuşup gündemi değerlendirelim. Ama nerde? Ülkemiz herhangi bir konuda adım atsa veya adım atmayı düşünse, o kendini sözde memleket sevdalısı diye tanıtan ve pusuda bekleyen zümre başlıyor taarruza… Konu: LİBYA Attık ya bir adım, kırk tilkinin cirit attığı Akdeniz’de bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ya… Hoop hemen, “Ne işimiz var bizim Libya’da?” demeye başladılar. Bunu diyene şimdi ben desem ki; Libya anlaşması çerçevesinde Doğu Akdeniz’i güvence altına almış oluyoruz. Ama olsun “Ne işimiz var Libya’da?” diyecek yine… Ben yine desem ki kendisine; Bak
Malumunuz, günümüzde artık birçok kelimenin içi boşaltıldı. Öyle kelimeler var ki, sözlük anlamlarının ne demek olduğunu doğrulayana kadar epey okumak, bakmak, bir şeyleri kurcalamak gerekiyor. Entelektüel diye bir kelime, bir titr var. Peki ne demek entelektüel? Veya şöyle soralım; Entelektüel kime denir? Entelektüel, edindiği bilgisini paylaşıp yayarak halkını aydınlatan ve hakikat peşinde koşan, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini ve toplumsal değerlerini bilen kişidir. Ama gel gör ki bizde entelektüelden fazla entel var. Peki nasıl olunuyor bu entelektüel görünümlü entellik? 1- Önce memlekete küfret, say, söv, devamlı eleştir beğenme, suratını ekşit büzüştür. Güzel, entelektüel olma yolundasın, ama yok yetmez… 2- Halkı aşağıla,
Çocukluğumuzun efsane hikayelerinden biriydi, “Fareli köyün kavalcısı”… Okudunuz mu veya okuduysanız hatırlar mısınız bilmem… Hikaye şöyleydi; Kendi halinde mutlu mesut yaşayan bir köyü günün birinde fareler basar ve köy yaşanmaz bir hale gelir. Köyün muhtarı öteye beriye haber salıp her şeyi yiyip bitiren ve bir türlü de doymak bilmeyen bu farelerden köylerini, kendilerini kurtaracak birini aradıklarını duyurur ve bir gün bir adam çıkıp gelir. 1 kese altın karşılığında bütün fareleri temizleyip köyü kurtarabileceğini söyler. Anlaşma yapıldıktan sonra da bu davudi melodilere sahip adam çantasından sihirli kavalı çıkarır ve çalmaya başlar. Bu nefisleri okşayan o sihirli sesi duyan fareler adamın peşine takılır. Adam önde, fareler arkada köyden
Siz hiç başörtünüz için okul kapısından çevrildiniz mi? Sırf başörtülüsünüz diye tüm haklarınız elinizden alındı mı? Başörtünüzden dolayı alın teri dökerek kazandığınız okulunuzun kapısından yaka paça alınıp polis araçlarına bindirildiniz mi? Başınıza taktığınız örtüyü yalnızca Allah’ın emri olarak bilirken bunun için hiç zulüm gördünüz mü, cop yediniz mi? Bu ülkede bunlar yaşandı. Birileri bu bedeli sonuna kadar ödedi. Kimi kızlarımızın geleceği ellerinden alındı, kiminin hayalleri yarıda kaldı, kimi de başımın örtüsü füruat değildir, Allah’ın emridir deyip canımı veririm de örtümü açmam diyerek ikna odalarında dimdik bir duruş sergiledi. Ve geldiğimiz bugün hala baş örtüsü konuşuluyor. Ama o günkü örtü değil konuşulan.
Dün İstanbul’da Marmaray’da yaşanan bir video izledik. Edebin, şerefin, haysiyetin nasıl kendini göstermeden öyle sessizce parlayıp öne çıktığını ve aynı anda da acizliğin, aşağılık olmanın, cahilliğin sesinin havlayarak nasıl kulak tırmaladığına da şahit olduk. Herkes bir şeyler gördü o videoda; Kimi saygısızlığı, kimi tahammülsüzlüğü, kimiyse aklı sıra gericiliği gördü, izledi o videoda. Ama biz, ahlaksızca bir insana saldırıldığında, o insanın sabırla, sessizce edep zırhını kuşandığında nasıl güçlü, nasıl omurgalı olduğunu gördük. Ama size bir şey söyleyeyim mi? O videoyu izlediğinizde kızmayın, sıkmayın canınızı, bozulmasın moralleriniz. Hani şair diyor ya, “Başka alemlerden farkımız
Bugünleri tarih yazar. Bugünleri birileri mutlaka ve mutlaka yazar. Kimi kafasına göre işine geldiği gibi yazar, kimi de ulan bu zamanın hakkını vermeden yazarsam kalemim kırılsın der aslanlar gibi şanıyla, şerefiyle eğriyi eğri, doğruyu da doğru olarak yazar. Son 3 haftada neler oldu farkında mısınız he? Türkiye 100 yıl sonra hem sahada hem masada nasıl tarih yazıldığını 7 düvele gösterip kabul ettirdi. Dünyaya meydan okudu meydan. Ülkemizi Ortadoğu’nun o kıytırık bir ülkesi olarak görenlere, sağımızı solumuzu masalarda, kapı arkalarında pay etmeye çalışanlara, ekonomik yaptırımlarla bizi diz çöktürmeye çalışanlara, teröristi besleyip onlara kemik atanlara, bize parasıyla silah satmayıp yer altından binlerce silahı o soysuz köpeklerin dağlarına kadar
Birileri “Yok efendim savaşa hayır” dedi; birileri yok işte “Türkler Kürtleri öldürüyor” dedi; birileri “Terörist için bile olsa kimseler ölmesin, sadece bunu istiyoruz” dedi; birileri de başını kuma gömüp sırf mahallemde dışlanırım diye Mehmetçiğine, askerine, ordusuna selam göndermekten korkup sus pus kesildi. Ama bütün bunlar olurken Türkiye sadece tek bir şey söyledi. Sınır bölgemizde 35 km kadar derinlikte terörün T’si kalmayacak, önüme kim dikilirse ezer geçerim, onları çaputlarıyla, bayraklarıyla oldukları yere gömerim dedi. Tabi bu sırada o Hollywood’un büyük prodüksiyonu, tırlarla teröristlere silah taşımaya da devam etti. Sabah ayrı, akşam ayrı tweetler atıldı. Sonucuna katlanırsınız, yaptırımlar çok ağır olacak, Türkiye’ye son
Savaşın ne olduğunu hepimiz biliyoruz değil mi? Savaşın ne anlama geldiğini, savaşın gözyaşı olduğunu, savaşın bedelinin ağır olduğunu, savaşın yetim bıraktığını, savaşın gözyaşı olduğunu, kan olduğunu hepimiz biliyoruz. Hangi ana evladı boşu boşuna bir savaşa girsin de canından canı oğulları ölsün ister he? Hangi eş, hangi yar sevdiği gitsin de gelirse gelir gelmezse gelmez diye söylenir he? Hangi baba, hangi kardeş, kim savaşa evet der? Ama bizim ülkede birileri savaşa hayır diyor da ortada savaş yok kardeşim. Savaş yok. Savaş, devletler arasında olur. Şu andaki durum terörü, teröristi, PKK’sını, YPG’sini, PYD’sini, ona silah vereni, el altından onları besleyeni, destekleyeni… Hepsini temizleyip onları çöplüklerinde boğma