Temizlik ilk şartımız dediğimiz bugünlerde ortada dolaşan bilgi kirliliğinden oluşan yığını kim toplayacak bilmiyorum. Yazılmadık panik ve bilim-kurgu senaryosu kaldıysa eksik yerleri hangi dahiyane kalemler ya da hangi hayal gücüne güvenen insanlar yazacak onu da bilmiyorum. Korona nasıl çıktı ile başlayan, işte yarasa yediler oldu, yılan yediler böyle oldu, onu bunu yediler ayırmadılar ondan oldu diye ortaya atılan uydurmaların bile nereden çıktığını bunu kimin öne sürüp ortaya attığıyla alakalı kesin bir bilgi yok. Sosyal medya hesaplarımızdan yok işte benim amcam profesördü, yok işte bizim yakın bir tanıdığım, kesin bilgi, yok işte bizim eczacı şöyle dedi bana… Fuzuliye insanların psikolojisini bozmayın. Bir uzman çıkıyor maske tak diyor, biri
“Ha geldi ha geliyor, işte kaç kişiye bulaştı, skor kimde, bizim ülkeye de geldi şimdi ne olacak, eyvah hadi marketleri boşaltalım, almadığımız bir deterjan işte bir sabun mabun kaldı mı?” paniğiyle geçen bir şeyler yaşıyoruz şu günlerde. Güzel memleketimin koronavirüsüne bile şiirler yazan, korona üzerinden espriler yapan, koronaya methiyeler düzen güzel insanları… Yahu bir sakin olalım, yavaş… Uzmanlar çıkıp anlatıyor. Her biri gerek televizyon ekranlarında gerek radyolarda gerek sosyal medyada devamlı bu işi hem tıbbi dilde hem de biz vatandaşın anlayacağı şekilde sürekli aktarıyorlar bize. Bakanlarımız, bakanlık personellerimiz gece gündüz çalışıyorlar ve bizleri de düzgün bir şekilde bilgilendiriyorlar. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Tedbirle
Ülke olarak, millet olarak, hatta koca bir ümmet olarak en az Çanakkale kadar, en az kurtuluş mücadelesi kadar önemli ve çetrefilli bir süreçten geçtiğimiz şu günlerde, güneyde sınırın ötesine geçerek önümüze kim çıkarsa bayrağına, uyruğuna, ülkesine, işte ülkesinin gücüne kuvvetine silahına bakmadan ezip geçiyoruz. Batı sınırımızda da yani Edirne tarafında da zalimlerin oluşturduğu terör cehenneminden kaçıp Avrupa’ya sığınmaya çalışan mazlumların hem geçişini rahat sağlamak, hem de dünyanın mültecilere tanıdığı hakları gözetiyoruz orada. Ayrıca bütün ülkenin giriş çıkışlarını kontrol altına alıp bir biyolojik silah olarak kullanılan korona virüsünün de ülkemize sıçramasını önlemek adına gece gündüz mücadele ediyoruz. Yani bütün cephelerde şu anda mücadele var. Bu esnada
Özellikle, darbe girişiminden bu yana algı çalışmaları ile ülkemizi bölmeye, ülkemizi 90’lı yıllardaki gibi batıya muhtaç bir Türkiye haline döndürmeye çalışanlara, memleketimiz; Irak gibi, Libya gibi, Suriye gibi olsun diye Amerika’dan, Avrupa Birliği’nden medet umanlara hiçbir şey anlatamadık, bundan sonra da anlatamayız. Dün Taksim’de, 2 saat daha eyleme/direnişe devam edin AB yasalarına göre hükümet düşecek diyen; bugün ise Türkiye anayasasına göre bir günde 51 şehit gelirse hükümet düşer, onun için şehit sayısını açıklamıyorlar, gizliyorlar diye yazıp çizen sığırlara ve bu sığırlara inananlara ne anlatacağız ki… Korona virüsü ülkeye gelsin diye sabah akşam kedinin ciğer beklediği gibi bekleyenlerle, hain terör saldırısında şehit sayısı çok
Bir şehit babası çıkıyor diyor ki, “Oğlumu verdim, gerekirse beni de askere alın razıyım.”; başka bir şehit babası çıkıyor dimdik diyor ki, “Vatan sağ olsun, bir oğlum daha var gerekirse onu da veririm.” Bakın, o şehit babaları ‘Suriye’de ne işimiz var? Allah aşkına bu neyin savaşı? Birilerinin hırsından dolayı canlarımız gidiyor, durdurun şu işi’ falan demiyorlar. He, canımızın yanmasıysa bunları dememizdeki sebep, evladını kaybeden bir annenin kor ateşinin yanına hiçbirimiz yanaşamayız; he yok içimiz şişti artık diyorsak eğer, bir babanın ağlamamak için kendini nasıl tuttuğunu ve evladının tabutuna omuz vurduğunu getirin gözünüzün önüne ve vazgeçin bu şımarıklıktan. Dün şehit olan askerin son mesajını gördük değil mi? “Yedi düvel bir olmuş,
Yok yok, hiç uzatmadan gireyim konuya. Direkt söyleyeyim söylenmesi gereken ne varsa. Diyor ya Hz. Ali, “Zalimleri övmek en büyük alçaklıktır!” diye. İhaneti aklamaya çalışanlar da, bu Gezi vandalizmi hakkında verilen bu beraat kararlarına alkış tutanlar da, bundan çıkan kararlarla yeni bir darbe hayali kuranlar da aynı elin tuttuğu tasmalılardır. Bu tipler terörist bayrağı sallayıp Apo posteri asan, Atatürk Kültür Merkezi’nin cephesine o paçavraları asanlar aynı deliğin pisliğidir. Nefret söylemleriyle bu toplumu ayrıştırıyormuşuz, öyle mi? Bu milleti ve bu toplumu satmaya dünden razı olan, çığırtkanlıklarının paralarını koçlar gibi peşin alanlar mı söylüyorlar bunu? Şehidimin kanını taşıyan o Türk bayrağını Taksim meydanlarında yakanlarla aynı tarafta
21. yüzyılla birlikte adını dahi doğru dürüst söyleyemediğimiz türlü türlü yeni hastalıklarla tanıştık. Önceden veremdi, vebaydı, sıtmaydı, çiçek hastalığıydı, tifoydu… Böyle adını duyduğumuzda birkaç adım geri gittiğimiz hastalıklar varken şimdilerde ise panik atak, tükenmişlik sendromu, uyku bozukluğu, yıpranmışlık, stres bozukluğu, hikikomori, gastrit… (Gastrit diye bir hastalık mı olur ya? Böyle sanki yanından birini kovuyormuş gibi. La gastrit!) Neyse bu modern çağın kronikleşmiş hastalıklarından biri de ilgi manyaklığı hastalığı. Öyle uyduruyorum falan da zannetmeyin ha. Tıbben kabul edilmiş bir hastalık çeşidi bu. Psikolojik hizmet veren birçok klinik de bu hastalık üzerinden fena para kazanıyorlar. Bu ilgi manyaklığı hastalığını biraz araştırdım nedir ne değildir diye ve
Gönül gözü açık olan ariflerden birine sormuşlar; “Birlik beraberlik nedir, nasıl bir şeydir?” diye… O da, “Birlik beraberlik bir üzüm salkımı gibidir, salkımdaki üzüm tanelerinin arasında ekşisi, acısı, çürüğü de vardır. Ama hepsini sıktığın zaman üzüm suyu oluyor, hatta o ekşi, acı, çürükler de hafif bir mayhoş tat katar o üzüm suyuna, işte birlik, beraberlik bu üzüm suyu gibidir” demiş. Geçen hafta bir musibet geldi başımıza, Elazığ merkezli bir depremle sarsıldık. Ülke olarak deprem gerçeğini tekrar iliklerimize kadar hissederken, üzüm salkımındaki o ekşiler, acı olanlar bir şeyler yazıp çizmeye başladı… En çok da “Deprem için verdiğimiz vergiler nerede?” diye sormaya başladı bu öküzün altında buzağı arayanlar. Biz de kızdık,
Bunu nasıl yapıyorlar ya? Bu kadar yoksunlukla, bu kadar nefretle olaylara bakacak kadar ne ara insanlıktan, vicdandan, merhametten bu denli uzaklaşıp böyle karaktersiz hale geldi bazı insanlar? Hiç kimsenin yarasına bakmadan, oradakilerin psikolojilerini düşünmeden, bir insanın yarasına merhem olmak için dertlenme yerine insanların yarasını daha da deşmek için nasıl da fırsatçı olmuşlar? Biri çıkıyor espiri yapıyor, kimi başka şehirlerde oturduğu kafeden yalan yanlış paylaşımlarla algı peşinde… Bazıları da daha çok insan ölsün, daha çok bina çöksün, daha çok insan enkaz altında kalsın. Kalsın ki bizde buradan devlete, hükümete çakalım derdinde. Siyasetiniz de, ideolojiniz de, kininiz de, nefretiniz de, o saçma sapan mizah anlayışınız da yerin
İnsanoğlunun gözünün, midesinin, nefsinin bir türlü doymak bilmediği şu çağda, sürekli şikayetlerle, üflemelerle püflemelerle geçen bugünlerde iki güzel insan çıktı karşımıza. Kalplerinden anlattılar, yürekleriyle konuştular, mahsundular, sessizdiler ama sayfalar dolusu anlatılabilecekleri bir bakışta anlattılar bize… Biri adının anlamı gibi bütün güzeller içinde en güzel olan Ümmü Gülsüm kardeşim. Diğeri, yine isminin anlamı gibi iyi ve hayırlı iş olan Hasan… Ümmü Gülsüm’ün hikayesini hepiniz biliyorsunuz. Bir televizyon programındaki yarışmaya katıldı. Ve ardından da özellikle sosyal medyada herkes çok güzel şeyler paylaştı onunla alakalı. Ümmü Gülsüm konuşmadan hepimiz adına bağırdı, feryat etti aslında. Bazen yetinmek gerekir derken sesi oldu,