Ülke olarak, istikbal mücadelesi verdiğimiz, bıçak sırtı bir zaman diliminin içerisinden geçiyoruz. Bir buçuk milyar Müslüman aleminin “Anka kuşu“ misali ülkemizin küllerinden yeniden doğuşunu dualarla desteklediği bu günlerde malum odakların türlü saldırılarına maruz kalmamız abesle iştigal bir durum değil. Abes olan yıllarca, “biz” gibi görünen ama hiçbir zaman “biz” olamamış insanların yersiz ve zamansız beyanlarını, tweetlerini görmemizdir. Yıllarca sırtını yasladığın, yol yürüdüğün, elini havaya kaldırıp ‘Kardeşim‘ diye makamlar verdiğin insanların en sıkıntılı günlerde dut yemiş bülbülü oynayıp da ota .oka açıklama yapması pek iyi niyetli bir durum değildir. Sırtında hiç yumurta küfesi taşımamış, hapse atılmamış, siyasi linçlere muhatap
Derviş ile Akrebin hikayesini duymuşsunuzdur. Derviş suya düşen akrebi kurtarmak ister… Elini uzatınca akrep sokar; Derviş tekrar dener, akrep yine sokar… Bunu görenler dayanamaz dervişe: “İyilik yapmak istediğin halde sana zarar verene ne diye hala merhamet etmek istersin ki?”der. …Dervişin cevabı mânidardır: “Akrebin fıtratında sokmak var, ihanet var. Benim fıtratımda ise yaratılanı sevmek, merhamet etmek ve yardım etmek var, hak bildiğin yolda yürümek var. Akrep ısrarla fıtratının gereğini yapıyor da, ben niye fıtratımı değiştireyim?” der… 15 Temmuz gecesi vatanını, kuranını, bayrağını ve namusunu korumak için sokağa çıkan insanların yeni KHK ile yargılanamayacağı kararından sonra birkaç gündür bazı tiplerden insana, lisana,
Çocukluğumda izlediğim bir film vardı, Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın yaptığı, Tarık Buğra’nın yazdığı bir film. Sahibini arayan madalya. Film, teknik, kalite, oyunculuk olarak çok içime sinmemişti. Ancak o dönemin şartlarında Maraş’ın kurtuluşunu anlatan, milli duygulara hitap eden iyi bir filmdi. Ben bu filmin çekim, oyuncu veya senaryosundan ziyade ismine vurulmuştum. Sahibini arayan madalya! Bir madalya, bir metal, bir söz, bir şiir, bir hikaye nasıl bir arayış içerisinde olabilirdi ki? Neyi veya kimi arıyordu? Sonra aklıma Allah Rasulünün 600’lü yıllarda verdiği o müjde geldi. ‘’Konstantiniyye mutlak feth olunacaktır. Onu feth eden komutan, ne güzel komutan’’ Bu müjde, sahibine tam 850 yıl sonra 1453’te Fatih sultan Mehmed’le kavuşmuştu. Demekki kâinatta
Dönemin birinde bir ülkede adil, çalışkan, merhametli bir kral varmış. Lakin ne yaparsa yapsın basın, adil, hakkaniyetli davranmıyor, sürekli yalan yanlış karalayıcı haberler yapıyormuş. Düşünmüş, taşınmış öyle bir iş yapmalıyım, öyle bir meziyet ortaya koymalıyım ki bu basın benimle ilgili müspet yazılar yazmak zorunda kalsın diye karar vermiş. Haftalarca eğitim alıp su üzerinde yürümeyi öğrenmiş. Ardından Bütün basın mensuplarını bir havuzun başına toplayıp herkesin gözü önünde suyun üzerinden yürüyüp meziyetini ortaya koymuş. Ertesi gün gazetelerde manşet “Kral yüzmeyi bilmiyor!” Yıllardır İsrail zulmü altında inleyen, esir olan Mescidi Aksa için kınama yerine ilk defa Türkiye’nin öncülüğünde bir adım atıldı. Zalimin yüzüne zulmü haykırıldı ve Hanzala’ya kol kanat
Geçenlerde bir sayfada okuduğum etkilendiğim bir hikâye. Vaktin birinde Halep’te bir marangoz varmış… Sade marangoz değil ama, adam gibi adammış. “Kudüs esir, Mescid-i Aksa tutsak” der, dertlenirmiş. Dertlenmekle kalmaz “Ben Kudüs için ne yapabilirim?” diye düşünürmüş Düşünmüş, düşünmüş… Demiş ki: “Madem ki marangozum, o zaman kendimce, elimden gelenin en güzelini yapmalıyım Kudüs için!” En güzel işçilikle harika bir minber yapmış Mescid-i Aksa’ya… Dillere destan olmuş bu minber… Ünü taa Irak’a kadar ulaşmış… Sormuşlar Marangoz’a: -İyi yaptın minberi de kim götürüp koyacak Mescid-i Aksa’ya? Demiş ki Marangoz: -Elimden gelen minber yapmaktı, en güzelinden ve yaptım! Elbet
İletişimin temel ilkelerinden birisidir, doğru cevabı almak için doğru soru sormak… Hikayedir ya bu; İki genç, İncil okurken sigara içilip içilmemesi konusunda aralarında tartışırlar. Bir sonuca varamayınca papaza giderler. Papaza sorularını soran gençlerden biri olumsuz diğeri olumlucevap alır… Birincisi papaza “İncil okurken sigara içebilir miyiz?” diye sorar. Papaz: İncil kutsal kitaptır, saygısızlık olur bu nedenle içilmez. İkincisi papaza “Sigara içerken İncil okuyabilir miyiz?” diye sorar. Papaz: İncil hayatımıza yön veren kutsal kitaptır. Her zaman ve her yerde okunmalıdır, der… Yani; Doğru cevabı almak için soruyu doğru sormamız gerekir. Şimdi gelelim Kudüs mevzusuna; Herkesin kendine sorduğu soru “Kudüs elimizden
Hikayeler, karikatürler, fıkralar sadece dinlenecek, görülecek ve görülüp geçilecek şeyler değildir. En azından benim için böyle. Her hikayenin karikatürün, fıkranın bir anlatımı vardır. Bunu bulup çıkarabildiğinizde daha anlamlı ve etkili oluyor. Bugünkü hikayemiz “Yalancı şahit” Adamın birine mahkemede rahat hareket edebilmek için bir yalancı şahit lazımmış. Sormuş, soruşturmuş ve öğrenmiş. Adliyenin hemen iki sokak aşağısında bir kahve var orada bu işi yapan; yani yalancı şahitlik yapanlar var. Adam bulmuş kahveyi ve içeri girmiş. Girer girmez masada oturan bitirim tipli bir adam gelip, bizimkine; – Buyur abi yardımcı olayım. Bizimki; – Şey bana bir şahit lazım, mahkemem var da. Adam; -Hallederiz abi. Konu neydi? Bizimki; -Şey bi alacak verecek meselesi. Adam; -Vay o
“Cambaza bak” hikayesini bilmeyeniniz yoktur herhalde. Bir meydana bir sirk kurulur. Sirkin ortasına bir ip çekilir ve anonslarla, müziklerle izleyenlerin ipin üzerindeki cambaza odaklanması sağlanır. Kafalar yukarıda ha düştü ha düşecek duygusu ile ip üzerindeki cambaz seyredilirken ceplerden cüzdanlar tek tek çalınırmış. Amaç sirkte gösteri yapmak, insanları eğlendirmek, mutlu etmek değildir. Ne zaman kafalar aşağıya doğru inerse anons ve müzik arttırılır, ipteki cambaz tehlikeli hareketlere başlarmış. Yani o kafa aşağıya inmeyecek, gerçek amacın görülmesine müsaade edilmeyecekti. Bu hikaye maalesef bizim topraklarımızda bu günlerde tekrar sergilenmeye çalışılıyor. Suriye’de, Irak’ta irade ortaya koyan, Ortadoğu’da ambargo ayağına yeni bir dizayn çalışmasına müsaade
Yıllarca sinema, edebiyat,tiyatro, gazete, televizyon gibi alanlar ve argümanlar üzerinden dinimize, değerlerimize küfreden, sözde aydın, özgürlükçü, insan hakları savunucusu, entelektüel zümre (Batı), yeni bir hamle ile kokuşmuş ciğerlerindeki kini-nefreti kusarakgerçek yüzlerini, zift kaplı yüreklerini bir kez daha ortaya döktüler. Kara cüppeli imamlar, karafatmalar, inek şabanlar yetmiyormuş gibi birde “Kara Cuma” hareketi ile yeniden bir algı çalışmasına girdi bu lağım fareleri. Yok Anneler günü, yok babalar günü, yok sevgililer günü gibi sadece tüketimi arttırma adına bizleri içerisine aldıkları kafese yeni bir kafes daha ekliyorlar. Alışveriş çılgınlığı! Yani onların söylemi ile “Kara Cuma”! Bu cümle, bu slogan öylesine seçilmiş, rastgele hazırlanmış ve hafife
Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin Soçi’deki toplantıdan sonra basına verdiği fotoğraf normal bir fotoğraf değildi. O fotoğraf, adım adım yaklaştığımız 3. Dünya Savaşı’nın taraflarının artık netleştiğinin bir belgesiydi. O fotoğraf, ABD Başkanı Trump, S. Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz ve Mısır’ın gayri meşru lideri darbeci Sisi’nin birkaç ay önce basına verdiği fotoğrafa karşı şiddetli bir tokattı. O fotoğraf, İngilizlerin Amerika üzerinden dünyayı yeniden dizayn etme projesine karşı Abdülhamid mantığı ile siyaset yürütmenin bir adı idi. Dünyadaki gelişmeleri, kurulmaya çalışılan yeni köle sistemini iyi okuyamayan üç beş siyasetçi geçinen kişinin kahve ağzı ile çamur atmaya çalışması her ne kadar canımızı sıksa da, kurulan bir oyunun figüranı değil, oyun