Hiç merak ettiniz mi bu pazartesi sendromunu kim çıkardı diye? Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz bi şımarıklık… Uğursuzmuş, nefret ettirirmiş, keşke hiç gelmeseymiş, darlıyormuş bizi ağğbi, sıkıyormuş falan. Bir de uzman psikologlar konuya tescilini koyunca da, geçmiş olsun ohoo mevzu zaten çoktan bilimsel olarak kanıtlanmış bile. Bırakın Allah aşkına ya… O size pompalanan, zorla işletilen pazartesi. Pazartesi sendromu yoktur, pazartesi sendromu diye bilinen şey pis bir ezberden başka bir şey değildir. Arkadasında da kimlerin olduğunu ve neden böyle bir safsatayı uydurduklarını da şimdi anlayacaksınız. Çünkü pazartesi peygamber günüdür. Peygamber efendimiz (s.a.s) bugün dünyayı şereflendirmiştir. Kur’an-ı Kerim’in indirildiği gündür pazartesi ilk vahiy günü…
Amerika’nın alenen üzerimize saldırdığı, hücum ettiği bugünlerde, milli direniş ve topyekun yerli bir duruş sergileyen milletimiz (Fırsatçılardan bahsetmiyorum onlar da Amerika’nın içimizdeki yardakçıları zaten) her alanda tepkisini göstermeye devam ediyor. Amerika niye saldırıyor, ekonomideki sorumlu kim, bu kriz midir savaş mıdır, ne olacak abi bu ülkenin sonu gibi kendi içimizde sorduğumuz soruların cevabını da aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz. Hiç kıvırmaya gerek yok; Türkiye güçlendikçe uğradığımız saldırıların çapının büyüdüğünü sen de en az benim kadar iyi biliyorsun. Şimdi gelelim konuya, hepimiz mutlaka izledik, yaşımız yetmese de babalarımızdan dinledik TRT’deki Pazar günleri yayınlanan kovboy filmlerini. 1980 yılından beri aralıksız yayınlanan bir kuşaktı
Dünyanın en genç nüfusuna sahip ülkelerin şükür ki başını çekiyoruz. Genç nüfusumuzla da sağda solda övünüyoruz. E yani haksız da sayılmayız. Lakin son yıllarda Sultan Alparslan’ın torunlarına, Fatih’in neferlerine, Asım’ın nesillerine yeni yetme alafranga adetleriyle oyunlar çeviriyor; birileri. Mevzu şu, merkezinde eğlencenin, zevkin, sonra da yavaş yavaş beyin yıkamanın olduğu bir sistemle önce gençleri bir kafe ortamının içine alıyorlar. Gelsinler, tanışsınlar, dertleşsinler, sosyalleşsinler üstüne bir de çay içsinler muhabbet etsinler değil dert. Asıl dertleri kendi vatanına-devletine yozlaşan, ana-ata tanımayan, değer nedir bilmeyen bir nesil yetiştirme sevdası. Adını duymuşsunuzdur belki Leman Kültür; hani şu bu milletin dinine, kitabına, peygamberine, yani tüm değerlerine
26 Ağustos 1071. Hatırlarsınız bu tarihi değil mi? Hani, ilkokul sıralarında Anadolu kapılarının Türklere açıldığı, Alpaslan’ın Romen Diyojen’i yendiği Malazgirt savaşı… Sadece bu kadar anlatıldı… Yavan bir tarih bilgisi ile geçiştirilen Malazgirt zaferini bir kaç gün önce şanıyla, şerefiyle, layığıyla Malazgirt ovasında, yani yerinde kutladık. 947 yıl sonra aynı yerden yeniden başlıyoruz dedik ve seslendik cümle aleme. Çünkü bizim ecdadımız o gün de biliyordu, Anadolu yalnızca bir toprak parçası değildi. Anadolu bereketti, şerefti, Anadolu namustu, mahremdi yani Anadolu yardı, yarendi. Ve bu millet yıllardır hep aynı ruhla tüm saldırılara, türlü kumpaslara karşı, toprağına sahip çıktı, kimselere bırakmadı. Yalnız Malazgirt’ten yükselen diriliş ateşi yine
Kısa bir zaman önce Japonya’da bir genç tam burslu olarak Amerika’ya üniversite okumaya gider. Tek bir kıyafet ile okula gidip gelen cafelerde, AVM’lerde takılmayan ve tek derdi okumak olan bu Japon gencin bir gün gömleğinin düğmesi kopup düşer ve bu genç kopan düğmesinin yerine yolda bulduğu boş bir kola kutusunun açma halkasını tutturur. Ve okula bu şekilde gidip gelir. Bunu gören arkadaşları onunla dalga geçer, alay ederler ama o pek aldırmaz. Halkını katleden ülkeye düğme parası bile vermeyen genç… 4 yılın sonunda mezuniyet töreninde bölüm birincisi olarak kürsüye çıkan bu genç, yaşadığı düğme olayını anlatır ve arkadaşlarına, “Bir çoğunuz benimle dalga geçtiniz, aşağılayıp alay ettiniz benle, o gömleğimdeki kola kapağı yüzünden. Sebep şuydu; ben buraya tam
Şimdi size 10/15 gündür başlayan ve bu hafta iyice ayyuka çıkan ekonomimizi çökertme operasyonu ile alakalı çok açık bir manzaradan bahsedeceğim. Bakın, savunma sanayiinde, ekonomik çizgisindeki yükselen istikrarla, yaptığı yerli ve mili yatırımlarla, mega projeleriyle, bankalarda hiçbir sıkıntısı olmayıp dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisine sahip Türkiye, ne oldu da ya da nasıl bir ekonomik strateji hatası yaptı da ekonomi üzerinden bir anda bu baskı ve köşeye sıkıştırma sürecinin eşiğine geldi? ABD’nin hamlesi siyasi mesele Türkiye’nin büyümesinden, güçlenmesinden, bölgesinde karar verici duruşundan, zülme başkaldırışından, karşı konulamaz dirayetinden, geçmiş tarihindeki kuvvet ve kudretten ödü patlayan (evet evet aynen öyle) ödü patlayan Amerika kendisinin bile saygı
Evet kızgınız, öfkeliyiz, cebimizdeki paranın değer kaybetmesi ya da eksilmesiyle insan olarak, nefsi olarak içimiz içimizi yiyor. Bundan dolayı da belki sürekli bir umutsuzluk halindeyiz. Ona buna şuna devlete, siyasetçisine, yöneticilerine hep birilerini suçluyor, söyleniyoruz ki haklılık payımızda var… Hedefi bugün tek bir kişi olarak görüp, ekonomiyi yönetememe mavalları savuranlar, dolar, euro üzerinden saçma saçma espriler yapanlar, doların yükselmesini AK Parti, MHP seçmenine bağlayanlar, rahip Brunson’u verelim de şu dolar işini halledelim diye konuşanlar… Allah aşkına çıkarın o at gözlüklerinizi de elinizi 1 dakikalığına vicdanınıza koyun. 1960’larda Türkiye’yi köşeye sıkıştırma operasyonların da hedef Menderes miydi? Ya da Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ABD
Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü misali bir kız çıkıyor ve Anıtkabir’den küfürler, hakaretler kıyamet… Sonrası videolar çekiliyor, servis ediliyor… Ve kendisini Atatürkçü, cumhuriyetçi, modern, olarak tanımlayan kesim ”İşte şimdi görürsünüz” diye avuçlarını ovalarken, bir anda neye uğradıklarını şaşırıyorlar… Çünkü dertleri üzüm yemek değil bağcı dövmek olan bu elitist, popülist zümre, sözde muhafazakar kesimin içinden çıkan bu ruhu, dili bozuk tipler üzerinden dine, İslam’a saldırmayı, içlerindeki kini nefreti kusmayı düşünüyordu. Ancak bu ülkenin huzuru, refahı, kardeşliği için bedeller ödemiş, milli şuura sahip insanları olayın provokatif yönünü görüp tepkisini ortaya koymuş ve bu provokatör bayanın hak ettiği cezayı almasını sağlamıştı… Buraya kadar her şey
Bu ülke ve bu aziz millet çok ihanet gördü, ihanetleri ve hainleri saymaya başlasak belki de saatler sürer… Ama en taze ihaneti 15 Temmuz gecesi yaşadı bu topraklar… Biz gibi görünen, bize benzeyen, bizle aynı secdeye baş koyan mankurtlar, haşhaşiler, kiralık, ruhsuz şahsiyetsiz köpekler dini, imanı, Allah’ı kendilerine siper ederek kurşun yağdırdılar insanlarımızın üzerine.. O gece ayrışmadan, bölünmeden, bir olarak dikildik bu tasmalı köpeklerin karşısına ve Asım’ın nesli olduk, namusumuzu çiğnetmedik! Ardından 24 Haziran’a yürüdük türlü oyunlara, türlü münafıklara, türlü yalanlara rağmen… Ve 15 Temmuz’un rövanşını da vermedik. Yani her koşulda, her mekanda, her ortamda Allah’ın da yardımıyla kazanan biz olduk Elhamdülillah… Ama ihanetlerin bitmediğini de gördük…
İlk Türk devletleri zamanın şartları ve göçebe bir hayat sürdüğünden dolayı ömrünün yarısını at üzerinde geçirmiştir. Türkler için at fetihtir, murattır, seferdir, zaferdir. Yani bu millet ata karşı bir sevgi ve güven duymuş ve o atı bir hayvandan ziyade kendinden bir parça görüp kutsal sayıp ata saygınlık kazandırmıştır. Yalnız bugünlerde sırf nostalji olsun diye ya da sosyal medya hesaplarınızdan paylaşacağınız bir iki fotoğraf için o atlara ettiğimiz zulmün farkında mısınız? Her canlının suya, havaya, serinliğe muhtaç olduğu bu yaz günlerinde bir de üstüne o atları yokuşa vurup bunun üzerinden ticaret yapanlar ve buna izin veren belediyeler, yetkililer bu eziyete göz yuman herkes. Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun. Ne bilim ya yolların, asfaltın iyileştirilmesine müdahale